22 Aralık 2013 Pazar

SEFA PEZEVENGİNİN BİPOLAR FAHİŞESİ

      Kuaför muhabbetlerine sıkıştırılmış hayat hikayeleri kadar sitemkar kalmışsın bende. Neden annelerimizin ağlama duvarı, babalarımızın bayram günü samimiyetiyle, tek günlük, mahalleden çocukluk arkadaşları oluruz. Beni ağlama krizlerine sokacak seninle ilgili herhangi bir şey isterim, ki bu gelişigüzel söylenmiş bir şarkı da olabilir.
      ''Ama hayat'' diyorum
      ''Siktir et'' diyor annem.
İçine sokulmuş birkaç parmaktan ibaret bütün insanların türemesi, ki iblisin yine yapacak son bir hamlesi olur her seferinde.
      En iyisi geçmişe dönmek, Dut ağacı altında bakırdan bir kaseyle beklemektir.
      En iyisi gece onunla uyuyamadığın için yatağı ateşe verip itfaiye gelinceye kadar başında dans etmektir.
      Turuncu çorapların, elbiseden bozma eteğinle pavyonun önünde beklerken nezaketle açılmış arabaya doğru eğilip '' beni senin bile gidemeyeceğin bir yere götürebilir misin?'' diye sormak ve karşılığında
      '' seni ekzosfere uçurabilir, orada içinde ısınabileceğin bir ev inşa eder, insanların kafalarına tükürebileceğin bir balkon verebilirim'' demesini beklerim.
araba gider, sonra karşıda biri belirir, ona doğru koşar '' hava ne kadar da soğuk'' demekle yetinirim.
      Sokaktan geçeriz, her yer karanlık, belediye ışıkları toplamış, insanlar geceleri sokaklara çıkıp haykırarak şiirler okumasın diye. Lakin ölüler ezanı cennette, seslenir bana yeryüzünden, kafalarına tükürmekle yetinirim.
      Bir arkadaşım var, yatan hayvanı döver, saldıran hayvanı izler, herkeslerden daha çok sever.
      '' Şarkılar onu da insanları etkilediği kadar etkiliyor''.
sonra güler:
      ''En sevdiğim köpeğim, en sevdiğim erkek arkadaşıma tecavüz eder''
      ‘’ Neyse’’ derim sokakta yürümeye devam ederken, çok yalnız kaldı yanımdaki.
      ‘’ Metalarla konuşmaya bayılırım’’
      '' Mesela en çok hangi metayla konuşmayı seversin?''
      ‘’ Tabi ki kendimle dostum’’
      '' Bence sen sadece dönemsel bipolardan ibaret bir fahişesin''
      ‘’ Cafcaflı cümlelerinde kendi kendinin pezevenginden başka bir şey değilsin dostum’’
      '' Bir gün ayrı insanlarla evlendiğimizde, bir otelde buluşmak ister misin benimle?''
      ‘’Çocuklarımı bırakabileceğim bir ailem yok ‘’
       Eve gideriz, sabah olur,  şoförün arkasında unutulduğum bir yolculuğa çıkarım. Leş gibi kokan kedi boynumda kokusunu bırakır. Boynum koklanırken ne kadar masum olduğumdan dem vurulur.
       ''Ama hayat'' der,
      ‘’Siktir et’’ derim. ‘’ hala becerilmeyi bekleyen çok şey var önünde’’
      '' Otel odası? ''

      ‘’ İstanbul’da balıkların evine bakması şartıyla olur’’

17 Aralık 2013 Salı

KERHANENİN BİTİŞİĞİNDEKİ EV

     Beni ararsan, hala kerhanenin bitişiğindeki evde oturuyorum.
     Sen gittiğinde 4’ü 7 geçiyordu. Lamba kefeni kırmızı tişört aynı yerde duruyordu.  İnsanlar loş ışık altında turuncuydu. İnsanlar çok hüzünlüydü, çılgınca dans ediyorlardı ara ara. Sokaklardan yavan erkek sesleri ve sekse davette bulunan kadın cisimleri vardı.
     ‘’ Nefes alamıyorum!’’
     -Kulaklarınla nefes almayı öğren.
     ‘’Asla güzel bir anne olamayacaksın, asla anne olamayacaksın, kanın, vücudun uyuşmuş bu maddelerle’’
     - Bu sevişmemize engel değil.
İnsanları umursamadan sevişmiştik. Bizi göremeyecek kadar kendilerinden geçmişlerdi zaten.
     ‘’Nefes alamıyorum’’
     Fırlayıp çıkmıştın. Aldırmamış şişeyi elime alıp bir nefes daha çekip yanımdaki kadınla öpüşmüştüm.
     Saatler geçmişti hala gelmemiştin. Nefes almak saniyelerle gerçekleşen bir olay ve bir insan hangi deliğe saklanıp saatlerce nefes almaya uğraşırdı ki? Nefesin bağırsak kokuyor.  Asla anne olamayacağım.  Annenin raminde yaşadığın uzun asırlar suskunlaştırmış seni. Yalnız ve temiz kalmayı o zaman sevmişsin. Zarar görme diye sigarayı bırakan bir anneydi seninki ve sen anne olmaya layık olmayacak kadar çok sigarayı seven bir kadını sevmiştin. Hadi rolleri değişelim. Sen kalem tut, ben plasentama tutunayım.
     İkimizin de farklı dünyası vardı ama alanımız aynıydı. Özgürdük,  özgürlük sıfıra eşit olamaz modundaydık. Kirli aile geçmişi. Çok uğraşsan da uyandıralamayacak bir rüyadaydım.
     Yıllar geçti, insanlar bir bir gitti, televizyonda sana benzer birini gördüm; boylu boyunca uzanmış klozetin dibinde, gülümsüyordu.  Bir de not bırakmış şırınganın yanına. 
     ‘’ iki dünyada da nefes alamadım, üçüncüsü belki işe yarar’’ diye.
     Televizyonu kapattım, yemeğin altını kapattım, saat 4’ü 7 geçiyordu. Saati çöpe attım. Ha oğlum oldu bir de, okuldan çıkmak üzere şimdi onu almaya gidiyorum.
     Gelirsin diye, anahtarı elektrik prizinin arkasında saklıyorum hala.


YAĞMUR ALTI AŞIĞI PAN

Sevgili Zeus’um
          Bu sözcükleri sana çok uzak bir gezegenden yazıyorum. İçinde insanoğlu denen mahlukatların yaşadığı kirli bir gezegen bu. O kör olasıca Hera  kara pençelerini geçirip tüm erkliğine, bir hikayeyi orta tuşuna basıp kapatır gibi kapatmaya çalışmış. Zaman ve mesafeler içimize işlenmiş bu yazgıyı kesip atamaz bir köprünün dibine
Saygıdeğer Zeus’um, Ulu Tanrım!
         Beni varlığınla şereflendir, seninle var olmama müsaade et. Yokluğun sonsuz bir hikayeyi sonlandırır.  Lütfen sözlerime bir kelam et, ruhumu yanına çek…
       Gökler ne kadar uzakta tanrım! Ört eteklerini üzerimize, aydınlansın jüpiter’den nasibini almış bütün karanlık.  Şimşeklerin hızını alamasın, Eros’un okları gibi saplansın biz beş para etmez kullarına. Beni kendinle kutsa…
       Buyur gel tanrıların tanrısı!  turuncu bir pencere önüne kurulmuş masamda,  cevizli kek yemeye, bir bardak sıcak çay içmeye. Duvarları yık, özgürlüğe indirilen bütün darbeleri çivile. Özgürce sevişsin bütün insanlık ve bilinmeyenler. Aynı anda müziğin sonsuzla buluştuğu yolda, tüm alem, mahşer gününe aksın.
Yol göster Tanrım!
        Bize sonsuz labirentlerini aç. İkarus’un kanatlarında gezintiye çıkar mutlakiyetini. Erimeyen gezegenler yarat ve bana bitmeyen sonsuz hikayeler anlat. Başımı dizine koymama izin versen de yeter…




24 Kasım 2013 Pazar

BORSA EĞLENCESİ

Heybene kanguru olmaya geliyorum.
Amerika’da bir zenci sokağında ot içip,
Biraz tütsülenmeye.
Yıldırma!
Bak, yıldızlar rengini soldurmuş mekanik bakışlar altında.
Sorgu masasının üstünde duran keşiş ışığın heyecanına kapılıp,
Her şeyi itiraf etmeye adayım.
Duymaya hazır mısın gerçekten?
Önce kızarsın,
Sonra yeni hayatını yaşarsın ‘’oh be!’’ çekip
En sonra arsızca kızarırsın birine dokunmadan önce.
Göbeği çıplak vizon heykelin gözleriyle bakıp gülümse.
‘’KÜÇÜK LETO’M’’ de çocuklarım karnını delmeden önce.
Edith Piaf’ı uydur ruh halimize.
Borsada fiyatı en  düşük cumartesi şarabıyla yıkan
Ve lütfen günlerden Cuma ertesi gecesi olsun.
İltihaplı yüzünden öpüp, son bir dönüş yapıyorum geçmişe.
Şimdi gelecek, şimdi geçmişte,
Şimdi;
Tam cehennemin dibinde bir nehirde yüzmekte.
Tüm libidom yerlerde…

Borsa’da tüm yerliler eğlencede.

22 Kasım 2013 Cuma

ÖNCESİ SONRASI: SİGARA

        Her tarafta kirli çoraplar, Eski sarımtırak ahşap köşe bar dolabı. İçinde ciddi ifadeli bir dolu değişmeyen fotoğraf. Bir şeyler eksikti. Sehpada duran koca ve soğuk şişeyi kafasına dikti. Uzattı ayaklarını.

       ‘’ tek başımayım, köşede kurumaya bekletilen şemsiye kadar, etrafında fareler gezinen şişedeki süt gibi. Rahatsız etmiyorlar ama olmasalar da olur.’’

       Güldü, bilgisayara gömülmüş adam duymazdan geldi.

       ‘’ insanları sevmem, sana sorduğum soruların amacı var. Beynini rahat bırak, düşünmeye değer şeyler hep uzakta, koliler arasında şehir manzarasına bakarken, alelacele çekilmiş bir saksodan daha zor değil hayat.’’

       Adam döndü:

       ‘’Sarıl bana’’ dedi sarılırken.

       ‘’elimde sigara var’’

       Sigarasını içmek istiyordu. Ama ritüeller baskısını boğazına gömüp, seni A noktasından B noktasına, oradan gerisin geri başladığın yere götürür. İtaatkar bir köpek gibi. İpi tutan elleri takip etmek zorundasın.

       Bıraktı sigarayı, o da sarıldı. Acıktığını hissetti.

       Yeşil çoktan bedeninde gezintiye çıkmıştı:

       ‘’Sevişelim mi?’’

       ‘’Henüz şarabımı bitirmedim.’’

       Sigaranın kalanına uzandı, şarabi dikti, soğuktu.

      ‘’Zaman geçmiyor diye’’ düşündü.

      ‘’odaya gidelim’’

      Yürüdüler, nazikçe yol verdi diğeri.

      ‘’ zaman tekerrürden mi ibarettir? ‘’

      Dört yıl önce aynı yatakta aynı rahatlıkla sevişmişlerdi. Sonra arkadaş kalmaya karar vermiş, bir daha görüşmemişlerdi.

       ‘’ zaman tekrar etmeyi sever, ama insanlar değişir.’’

       Eğildi, ‘dön’ dedi, ‘gel’ dedi, ‘dur’ dedi.

       ‘’Sıkıldım bu acemilikten’’ diye düşündü.

       Üstüne çıktı, göğüs uçlarına eğildi, vücudunda gezinmekteydi elleri. Sonra aşağılara kaydı. Diğerinin ağzından anlamsız birkaç şey çıktı. Devam etti, sonra arkasına geçti. Kadınlar kadar erkeklerin de sırtlarına şiirler yazılabilir. Sarıldı, dokunuşlardan vazgeçmedi.

       Gece amacını tüketti.  

       ‘’ göğsümde sere serpe yatan, adına sigara yaktığın kadının çocukları’’

       ‘’Hadi sigara içelim’’

       Bütün gece bunu arzulamıştı. Sonra düşündü:

       ‘’ neden sevişirken sigara içmeye devam etmez insanlar?’’

       Küf kokusunu bastıracak kadar zehir çekebiliriz ciğerlerimize. Eğer ölmeseydin Frida, seni bir su markasından çok kaçak sigara markası yapardım.

       Umurunda değildi. hayat canını acıtabilecek kadar kimseyi sevdirmiyordu artık ona, hissettiği rahatlamış bedeni ve damarlarında akıp giden endorfindi.



16 Eylül 2013 Pazartesi

ZEYNEP

              Zeynep elleri boğum boğumdu, bir gün caddeden karşıya geçerken bir şarkı çaldı, rüzgar saçlarını uçuşturdu, araba geldi çarptı ve öldü.
             Bir gün Zeynep tam denizin kucağına oturmuş tuzlu kahveler içiyordu, durmadı, gözlerini bir an olsun açmadı ama kahve içmeye devam etti, sabaha doğru enfes suda bir gezintiye çıkmıştı.
            Beni bir sen anlayabilirsin Zeynep, uzaklarda neler var diye sormuştun bana:
            ‘’uzaklarda kurabildiğim kadar çok hayal var ‘’ demiştim
          Şaşırmıştın, çocukça bir heyecan kaplamıştı çilli yüzünü, ah çiçekli, sümbüllü, kasımpatılı elbisen uçuşuyordu uçuşuyordu! Bakmıştım sana, içinden gelen o heyecan dalgasına dayanamayıp ayağa fırlamış, ‘’hadi’’ demiştin, ‘’dans edelim, bırakalım saçlarımızda tuzlu esintiler dolaşsın, yıldızlar ritim tutsun,  dalgalar müziğimiz olsun, eteklerimiz bugün sadece rüzgardan uçuşsun’’
            Bütün gece dans etmiştik sonra sarılıp uyumuştuk. Sabah uyandığımda çoktan gitmiştin,
           ‘’Uzaklara kurabileceğim kadar çok hayalim var!’’
            Bir sabah zeytin, ekmek  almaya  gidiyordum. Güneşli bir gündü, bakkalda Lâmi amcayla sohbete dalmıştık, sonra sen geldin, (plajlı günlere yakışır renkteydin. Tenin bembeyazdı, yüzüne istila eden bütün noktalar öpülesi güzellikteydi. Ah Zeynep sen Kur’anın   İncil’in anlattığı melekler kadar güzeldin, hükümsüzdün. Bizim Erdal demişti  ‘’Şeytana tapmak istiyorum, beni en çok yalnızlığı cezbediyor ‘’ diye. Sana tapmak istedim Zeynep, ayaklarına kapanmak, başını göğsüme koyup sana sımsıkı sarılmak.)
          ‘’ Bir paket Samsun’’ dedin, suratında anlık bir korku belirdi uzatırken parayı, bana baktın sonra, kötü yakalanmıştım, fark etmeden gülümsedim, şaşırdın. Acele acele çıktın sigaranı alıp. Lâmi amca suratında pişkin bir ifadeyle:
          ‘’ Aman kızım uzak dur derim  bundan, senin adın da çıkar sonra!’’
          Soru sormama lüzum yoktu, Lâmi amca midemde kramplara sebep olan bakışlarını atamamıştı sen gittikten sonra bile. Ama nerde oturduğunu merak etmiştim, gelip kapına dayanmak istiyordum.
         ‘’ kim ki bu?’’
         ‘’ Aşağı apartman var ya, dolmuş durağının ordaki, ‘’
         ‘’Evet?’’
         ‘’Orda dördüncü katta oturuyor’’
          Sırıtışı midemi bulandırdı, seni bu iğrenç adamlarla düşünemiyordum Zeynep , işini yaparken çektiğin acı seni daha da kutsallaştırmıştı. O an ne düşündüm biliyor musun? Sanki sen sustukça yüzündeki noktalara bir sır işareti gibi yenisi ekleniyordu. Sırrını suratında taşımak herkese yakışmaz Zeynep. 
          Çıktım ordan, yürüdüm, yürüdüm başımı kaldırmadım, kapına dayanmak istiyordum, bana ne tepki vereceğini bilmeden, ne düşüneceğine aldırmadan. Apartmanın önüne geldiğimde hanımeli kokusu karşıladı beni, senin meskenin ancak böyle kokabilirdi, Seni koyduğum her yerde cennet  çiçekleri yeşerir. Merdivenleri çıktım, üçüncü kata geldiğimde kapı açıldı elindeki çöp torbasıyla kalakaldın, ben de öyle. Işıklar söndü, kıpırdayamadım. Ağzımda birkaç laf geveleyebildim ancak:
          ‘’ Dördüncü kata çıkıyordum’’
          Karanlıkta gülümsediğini görebiliyordum Zeynep, kalbimde kanın pompalanma sesini duyuyordum. İçime makineler koymuşlar da çalıştıkça bütün organlarımı parçalıyormuş gibi hissettim.
         ‘’ Bir çay içer misin?’’
         Oturup çaylarımızı yudumlarken sigarandan ikram ettin, yaktım, yandım.
         En yakın arkadaşım olmuştun, ben de senin. Sensiz bir gün geçiremiyordum. Ne zaman yüzün gözümün önüne gelse, sana koşmamak için ayaklarımı zincirlemem gerekirdi.
         Seni tanıyalı bir yıl olmuştu, o gün en sevdiğin pastadan, en çiçeklisinden yeni bir elbise almıştım sana. Kapıyı her zamanki güzelliğinle açtın, saatlerimizle doldurduğumuz gizli bir yuvanın kapılarını açıyordun. Sen orda bana çocukluğundan,annenden, küçük kardeşinden bahsederdin. Ben sana uzakların beni ne kadar cezp ettiğinden. Oysa artık aklımda sadece seninle gidebileceğim bir uzak vardı. Tek koltuklu o oda sadece ikimizindi. Hediyeleri mutlulukla açtın, ‘seni bir yıl önce görmüştüm ilk’ diyemedim. Mutfak tezgahından iki su bardağı aldın, getirdin yarım şişe rakıyla masaya koydun.
       ‘’ Bugün içelim’’
        Bir sigara yaktın, dumanı içine çektin, dumanı sigaranın közüne üfledin, bana uzattın. Bardaklara gelişi güzel doldurdun, kendine de bir sigara yaktın. Sonra bardağı ağzına götürdün tek dikişte içtin, yenisini doldururken:
      ‘’Orospu olmaktan daha kötü ne var biliyor musun?’’
         Donmuştum, hiç konuşmamıştık bu konuları, aramızda yazısız bir anlaşmaydı bu sorgusuzluk. Bardağıma baktım, yüzene bakmak istemedim. Seni kirletmekten incinmekten korktum.
        ‘’ Birilerinin orospusu olmaktır’’
          Kahkahalarla gülmeye başladın, uzandım kafanı göğsüme dayadım. Sigaralarımızı içmeye devam ettik, bütün gece öyle durduk sen anlattın, bazen ağladın, bazen iç geçirdin, sana daha çok sarıldım, seni içimden zorla kaçmış haylaz bir ruh gibi tutup tekrar olması gereken yere sokmak istedim. İkimiz ayrılmamalıktık, yanımda değil içimde durmalıydın.  Doğruldun yüzüme baktin, kızarmıştın ağlamaktan, ‘ İnsan nasıl her an güzel kalabilir?’ uzandın öptün beni, içimde yine makineler başlamıştı mesaiye. Bütün gece sana dokunmak, yüzünde avuçlarımı ısıtmak, bir arı gibi gözlerine konmak, saçlarını her kokladığımda kendimi  kendimi fırında keki pişen bir pastanedeymiş gibi hissetmek.  Adını bildiğim bilmediğim bütün tanrılara küfredip, son tanrıyı neden sakladınız diye hesap sormak istedim. Yusuf’u kör bir kuyuya atmış ağabeyleri gibiydiler. Sen bağışlayıcı bir azizlikle Yusuf’tun karşımda.  Birbirimize kenetlenmiş uzanırken yatağında, aniden fırladın yerinden, elbiseni geçirdin üzerine. Çok büyük ve güzel gülüyordun, heyecanlıydın, seni ilk defa bu kadar mutlu görmüştüm.
         ‘’ Sahile gidelim, denizi görmek istiyorum’’
           Neşeyle koştura koştura yürüdün sokaklarda, sana yetişmek için adımlarımı hızlandırmak zorunda kalıp durdum. Neşen bana da geçmişti. Aklımda sonsuz bir mutluluk hikayesi vardı ve bugün başlamıştı, hiç bozulmayacaktı.  Sahile geldiğimizde oturdun ayakkabılarını aceleyle çıkardın. Bir süre durdum izledim seni. Ordan oraya koşturdun, yanaklarının pembeliği  seni küçük, haylaz, henüz kötü olan hiçbir şeyle tanışmamış bir kız çocuğu yapmıştı.
         Beni bir sen anlayabilirsin Zeynep, uzaklarda neler var diye sordun bana,  gelip oturdum yanına.
       ‘’uzaklarda kurabildiğim kadar çok hayal var ‘’ dedim.
        Şaşırmıştın, çocukça bir heyecan kaplamıştı çilli yüzünü, ah çiçekli, sümbüllü, kasımpatılı elbisen uçuşuyordu uçuşuyordu! Bakmıştım sana, içinden gelen o heyecan dalgasına dayanamayıp ayağa fırlamış, ‘’hadi’’ demiştin, ‘’dans edelim, bırakalım saçlarımızda tuzlu esintiler dolaşsın, yıldızlar ritim tutsun,  dalgalar müziğimiz olsun, eteklerimiz bugün sadece rüzgardan uçuşsun’’
        Bütün gece dans ettik sonra sarılıp uyuduk. Sabah uyandığımda çoktan gitmiştin,
        ‘’Uzaklara kurabileceğim kadar çok hayalim var!’’




6 Ağustos 2013 Salı

KATLEDİLEN ÇOCUKLAR AĞLAMAZ

                   Katledilen çocuklar ağlamaz!
                 Çocuklar mutlulukla evlerinden attılar kendilerini. Yağmur çok yağmaz o kentlerde çünkü. toprakla ve suyla yıkanmaya çıktılar. Anneler sevindi, yağmurla karışmış toprak kokusunu yılda bir kaç kez gelen bayram gibi nimet sayar, severlerdi. Babalar karasabanlara koştular yağmur toprağı yumuşatacaktı.
             Bilemezlerdi ki Allah'ın zikredildiği yerde yağmur yerine kurşun yağacağını gökten. Çocukların yüzlerindeki gülümseme kaybolmadan kanla yıkandılar, kanla yıkıldılar yere. 
             Katledilen analar babalar çocuklarını bırakmaz!
             Halepçede'ki gibi midir yine anne, kucaklaşarak mı gittiler?  Havarlar kesiyor etlerimi anne, saplanıyor. Bu öyle büyük bir acı ki dünya üzerinde kaçıp saklanacak yer bulamıyorum. Gırtlağım yırtılıncaya kadar bağırmak istiyorum, medet anne medet dayanamıyorum!
             Annem sus diyor, korkuyor. biliyor ki konuşunca sıra sana geliyor. Korkmuyorum bu defa gelsinler diyorum lanet olsun, ölümüm dindirecekse bütün bu nefreti ben hazırım diyorum, sarılıyor bana. O bana sarılınca aklıma evlatlarına sarılmış ruhları çoktan gökyüzüne uçmuş analar babalar geliyor. 
             Yaşlı kadın oturuyor karşımda, Süleyman'ım diyor, öldü diyor. ağlıyor. Süleyman yüzü sivilceli ufak tefek akranım. Çeteye katılıyor, önce öldürüyor sonra ölüyor. kimi kime katlettiriyorlar? kanım donuyor, Kansızlık tutuyor beni anne, bu umursamazlık nefret doğuruyor her yerimde. 
              Herkes yine bir şeyler düşünüyor, herkes gülüyor. gülemiyorum, affedin ama düşman ordusu içinde keşfedilmemek için onlar gibi hareket eden biriymişim gibi hissediyorum.. İtirafçı mı oldum bugün anne? şimdi kessem bileklerimi daha mı çok canım yanacak şu an yandığından. Alışamıyorum, bak büyüdüm anne, beni alsalar ya o küçük bebeler yerine. kardeşsiz kaldım, yine havarlarla dolu ağıtlar mı dinleyecek gelecek nesiller. Nasıl anlatacağım bunları kızıma oğluma?
              Ben bugün bir daha öldüm anne, bugün yine günlerden işkence ve katliam.
              Ama unutmuyorum biliyorum ki; ancak ruhunu satmış adamlar başkalarının kanından ördükleri duvarlar içinde refah sürer.
                  



15 Temmuz 2013 Pazartesi

OKUL BAHÇESİNDE OTURAKLAR VAR BİR DE İKİ KATİL

Hemen bizim sokağın aşağısında oturmaktasınız bayım. İki bedende tek kişi olmayı sokaklar fısıldamıştı. aman gözünü seveyimlerle dolu anne öğüdü gibi. Kaderi nakışlarına işleyen erkek gördün mü? sonunun böyle olacağını ikimiz de biliyorduk. Kabul etmek zaman alıyor, sonuç bir  olumsuzlağa eşit oluyorsa kaybettiğin zamanın acısını kimden çıkarırsın? kendinden çıkarmalısın sen. annem öğütlerinden vazgeçmiyor. Kimseye beddua etme demişti, kimseyi gözlerinin yakınlarında mevzilenmiş ay kadar sevme demişti. Dinlemek yerine, hastasın  bol bol dinlen sen anne demiştim. Çöller üzerine kurulmuş evler gibi dökülüyor iki beden. Garip, sana isimden kuleler yapabilirim sonra hepsini tek tek vurup yeni bir oyun yaratabilirim. Memleket meselesi haline getirme bunu, sen hep yanlış zamanlarda yanlış şeyler yapmakla meşgulsün. Ben öyle ilk görüşte aşık olup kurduğu bütün inşaat enkazlarını seven birini görmedim. İnsanlar yavaş yavaş öğreniyor sevmeyi, insanlar çok hızlı bırakıyor. Korkaksınız be bayım!. Kendi boyundaki insanlarla dövüşmeyi öğretmediler mi sana? Sen tam olarak nerede duruyorsan ben onun arkasındayım, korkma vurmaya gelmedim seni. Bu aralar yalnızlıkla ilgili anılarım var. onları bir bir söyleyip seni mutsuz etmekti niyetim. Korktuğum o yalnızlık düşkünü biri oluverdim. yatakta bile iki beden aşı bir ruh olamamakla ilgili anıları anlatmayacağım. bir değeri yok. kehanetlere inanacak kanıtlarım var. Annemi dinlemedim bak sonuç reyhan kokusu. Ayak parmağımdaki tüyler kadar çirkin bütün samimiyetler.
               Küçükken üstüm başım çiş kokarken, çok ırkdaşım vardı. ama hiç arkadaşım olmadı. bütün çocuklu evler çiş kokardı, anneler süt kokarken ineklerden farkı ne diye sorardım. koca koca memeleri var hepsinin, aynı işte. sonra seni gördüm bayım. ne kadar da karaydın öyle. Ellerim öyle büyüktü ki, bütün herkeslerin ellerinden daha kabaydı. çok yaramazdım. Herkes söylerdi zaten sen bir işe yaramazsın diye.  sonra seninle közlediğimiz patlıcanları yerken okulun bahçesinde, sigara içeceğim demiştin büyüdüğümde. O zaman adam olacağım. sen de çocuk emzirirsin, anne baba oluruz demiştin. Sokak ortasında vurulan anne babaları görünce vazgeçmiştik. Haberleri izleyip katillere hayranlık duyardım, sonra sana sarılır korkma ben oldukça kimse dokunamaz sana derdim. Bana çok güvendin değil mi? yanlış cevap. Sevemezdik birbirimizi, kendimizi sevemezdik, katil katili sevmez, kurban lazımdı, o kadar caniydik ki! sen yine de memleket meseles haline getirme bunu, hala elinde bir patlıcan okulunda güzel insanlar varken.


















27 Mayıs 2013 Pazartesi

YOL ARKADAŞIM

                        Hatırlıyor musun? Hatırlaman gerekir hani tek bir kelim yeterdi saatlerin üstüne bir örtü çekmeye. Sen yoksun, buna hala inanamıyorum sonra varlığını düşünüyorum aynı şeymiş meğerse. Düşünce olup aklıma giriyor önce, sonra bir acı kıvılcımı, sonra bağırsaklarım kopacak gibi oluyor, içimde bir hareketlilik oluyor elimi sobada unutmuş gibi. Hatırlıyor musun seninle kozalaklarımız vardı bizim? Sen pek sevmezdin gerçi dilenci gibi onları yerden toplamamı ama olsun şimdi boyayıp boyayıp biriktiriyorum. Anı olabilecek bir kaç şey kalmış, bir kutu kozalak, birkaç terk edilme korkusu dolu mektup, bir fotoğraf, bir de ikimizin adını bir arada anan birkaç insan.Hep şehirsizlikten yakınırdık oğlum bak şehirler neler yapmış bize, bak her yeni insan nasıl da tecavüz etmiş, bak hem sen hiç düşünmüyor musun '' hayır bu değil, şu an o olsaydı...'' ben düşünüyorum. 
              bir daha eskisi gibi olmayacağını bilsem karpuzlar henüz çıkmışken memleket hatırına....
             diyemiyorum işte sen değişmezsin ki, hep beni uğruna terk edecek bir şeyler bulursun. -Onlar parmağın da olsa- silahı doğrultup bana  çekebiliyorsun. Biz birimizi unutmadan gelsen olmaz mı ki? ben başkalarına kapılıp gidiyorum. Kim demiş ki insanlar değişmez diye, seni beni bırakıp gitme huyunla sevemiyorum özür dilerim. Değişmek neden zor bu kadar. Benim için değmiyor demek ki, şehirler Ege ve Marmara denizine gömmekte iki hikayeyi. Olmuyor işte deniyorum ama olmuyor, seni sevemiyorum artık, on beşlik yaşını sevmek istemiyorum artık geride kalsın bırak kalsın bahaneler olmasın, yalanlar olmasın, ama olmuyor değil mi? mutlu musun şimdi orada? Bak yaz geldi. Zaman çabuk ve sensiz geçti. Çok şey yaşandı önemli değil geçti, iyi idare edermişim öğrendim sensizken. Karanlık filmler çekemeyeceğiz ya bir ona içerledim. Yıllar sonra gelirsen buraya soğuk çaylar içip evimde ağırlayamayacağım seni, yokum çünkü gideceğim yani. farklı sanmıştım, değilmiş yanılmışım. Sana çok fazla sarılamadım bir onun eksikliği var ama ziyanı yok ona da alışırım. Mutlu ol!

11 Mayıs 2013 Cumartesi

APOLLON CHOPİN'E KAÇMAYA MEYİLLİYKEN DÖN YATAĞINA DEDİM


              Sabah kendi yatağında uyanmadığında bir sıfır yenik başlayacaksın hayata. Oysa ne garip, beş farklı hayatın odak noktasının bir adamın yaşayan çocukları  olması. Sabah, gece ne olursa olsun;  güvende hissettiğin bir yatakta uyanmışsan, o gecelik zombiler savaşında leke almadan kurtulmuşsundur. Artık ölüm uzaktır sana.
               Yedi yaşındasın, süt dişlerin dökülmüş, sütten nefret eder hale gelmişsin. Saymışsın, sövememişsin.
              Oysaki yirmi birindesindir prezervatif görevi görmüşsündür, başkalarının ortaya saçılan evlatlarını katletmişsin. Oraya saçılan albino ruhsuz klişe Chopin gibi.
              İhtiyacımız olan melanin pigmenti değildi ya da ardı sıra tiksintiyi karabasanlaştıran bedensel mastürbasyon.
              Gece hiç mi yalnızlaşmadın evin sarı ışığı altında bir ekran boyu arayışlarının ardı sıra?
Sana hayatını iade edecek camın ardındaki yapmacık yüz olmayacak. Sabah güvenli bir yatakta uyanmadığın sürece. Evet çok şükür hepsi bir rüyaymış…
              Olmadığını sen de çok iyi biliyorsun. Ne yaparsan yap, asla bir İngiliz ya da Fransız olarak dünyaya gelmeyeceksin .bu yüzden şu an bunu okurken, bunun ne demek olduğunu anlayacaksın.  Bir yan var ki dolup taşan, bir yan var ki asla dolmayan. Bunu bir İngiliz anlamazdı. Ama biliyorum bunu sen anlıyorsun şu an…
             Bir hikaye vardı geçmişten, kömür sobasında donuk bir metal gibi. Bir hikayem var benim. Geçmişten bu güne… Bütün baksırların tek bir amacı vardır. İşeyebilmek için indirmek gerekir. Renkleri genelde gri yle siyahtır. Hiç beyaza girme. Değil peygamberi, Allah’ı gelse fikrimi değiştiremez. Allah’ı büyük yazdım ki çarpılmayayım. Zina yapıp gusül abdesti alıyorum. Hangi biriniz bunu yapmıyorsunuz ki.
          Yedi yaşındasın, kimseye açılamamışsın, yatağını babanın yanı başında konuşan cücecikler sarmış, yedi yaşındasın kusamamışsın parmağını gırtlağına oradan midene daldırmışsın. Dereotu; altı köşeli mucizevi kar tanesinin ziyaret yeşili temsili gibi durmuş klozetin su yetişmeyen kenarında. Boş vermişsin. Her taraf pislik dolu ne de olsa. Bu klozete oturan kalçalar ‘’bir insan’ı’’ temsil edememiş.
          Şimdi sabah herkes güvenli yatağında ‘’evet başardım’’  der gibi uyanacak. Kiminiz kızacak, önemli değil. Kendi geçmişimin kokulu perdelerini  çekmedim penceresini virüsler örmüş odacıklarınızın. İki bacağı kırılmış altı bacağıyla yürüyen örümceğin her ayağına bir dalız. Bu masa başka türlü ayakta durmaz. Bir masa olabilmek için adını sanını, kırık bir kilitle açmaya çalıştığımız insanlara domalmaya değmez. Hem öyle bir şey ki, biz zaten hep unutuyoruz anahtarımızı nereye koyduğumuzu. Halının altına bakıyoruz, kıçımızın dibine kadar girdiğini görmüyoruz. Bu kıç kalp değil.
      Bedensel haz bitti,
      Yirmi bir ile on iki arasındaki tek fark birinin diğerinden önce yaşamasıdır.
      Sabah hala uyandığında benden tiksiniyorsan   ben on iki olabilmişimdir.
      Sabah hala uyandığında benden tiksiniyorsan  yirmi bir on ikiden daha büyük sanmışsındır.
Ne olursa olsun pişman olmayacağımı iyi bilmelisin çocuk. Benim merhametimde senin döllerine acıyacak kadar yer yok, en fazla gitmeden önce üstüne battaniye örter, su içmeye kalktığımda bu yazıyı yazar, günün ne kadar gürültülü olduğunu düşünür, striptiz yapmaya çalışırken kalçamı morartır, sigara içmeye devam eder, Apollon değil de Artemis olduğum için şükürler olsun Allah babaya der, afifliğin araba camına sıkışmış bir kafanın içinde yok olduğunu söyler üstüne sifonu çekerdim.
Ama olmadı demi(dimi) ?
Mühendisler sıçmak yerine dereotlarını  nasıl suya karıştıracağımızı düşünebilseydi, ortalığı, bu kadar kan emiciler sarmazdı. Bir değişik bakış çıkarttırmamalı hiçbir memeyi meydana. Ancak anneler sokak ortasında emzirebilir gelece nesilleri. O zaman ayıp kaçmaz.
Yol yakınken dön derim. Kavrulmanın esmer bir tende ve ulaşamamanın içindeki (yarım) boşluğunun doyum noktasına. Ne olduğunu çok iyi biliyorum. Henüz sütten kesilmeden ve dişlerini dökmeden, sabah kendi yatağında uyan derim…

23 Nisan 2013 Salı

BENİ VUR 2



          Daha geçenlerde öğrenmiştim ismini. Sonra unuttum.  Kumdan yapılma kentlerde gülmek yasaktı. Ağlamak da. Ardından baktım, sadece bakmakla kaldım. Uğraşıyorum olmuyor. Yerini herkesle doldurmaya çalışıyorum. Sonra, sadece adını bildiğin bir adamın yerine hangi bedeni koyabilirsin diye düşünüyorum. Dün boyunu düşündüm. Gözümde hep heybetliydin.  Tütün koktuğunu zannettiğim beyaz gömleğinden ve ciddi ifadenden başka bildiğim yok.
           Bugün ölümünün yaşıma yakın yılı olmuş. Seni düşündükçe bütün adamlardan tiksiniyorum; en çok beni terk edenlerinden. Yalnızım biliyorum. Sen yoksun onu da biliyorum. Seni alıp götüren o kurşunları affetmek istiyorum. Birine bir iyilik yapar gibi. Birini affetmek kurtuluşa işarettir. Kimi affedersem edeyim kurtulamıyorum.  Asla gurur duymayacağın bir evlat oldum. Her günün sonunda bunu düşünüyorum. Sonra sabah olunca unutuyorum…
           Tuhaftır acı çekmiyorum şuan. Nevim’in (newal?) prangalar yemiş ruhunun anahtarının kimse nerede olduğunu bilmiyor. O kayboldukça yasını tutmaktan vazgeçiyorum. Tam bir sene geçti. Aramızdaki tüm buzlar erimişti. Ben sanmıştım ki birbirimizi olduğumuz gibi kabul ettik. Çalılıklarla örtünmüş mezarının başında ellerimi açıp dua edemediğimi fark ettiğim an anlamıştım, sen gittin ve giderken ismiyle beraber bir cenin bıraktın ardında.bütün derelerde kan akıyor bugün.
           Seni bir kere rüyamda görmüştüm. Gökyüzünde çiçekli tacınla bir tanrıydın ve bana cenneti vaat etmiştin. gelebilseydim, belki o gün benim bayramım olurdu.  Balkonlarında bayraklarıyla bayramlarını kutlayan insanlın aksine içimde senin için ben de bir bayrak açıyorum. Rengini sen koy.
Gelirsen söz veriyorum bütün duaları öğrenirim. Sonra gelmeyeceğini anlıyorum, şimdi yedi veledin hepsi senin kanın üzerine ant içiyor.
           ''Sonra evi bir anda ateşe verdiler, o an kendimi kaybettim ve ateşe doğru koşmaya başladım.''
          Ama engellediler... ruhun şad olsun!..
  

10 Nisan 2013 Çarşamba

KÜÇÜK PRENSİM


           Senden başka kimse müzik dinlerken ya da şarkı söylerken işaret parmağını secdeye gider gibi salıvermedi. Eceleri asla sevdiremezsin bana. bütün işaret parmakları beni selamlıyor. yürü bu son ölüm, bu son insandı az evvel kaybettiğin. bu, bu asla katlanılamayacak yükte bir ağrı bedenimde. Sen onları saçları uzun diye mi sevdin? Benden başka kim annenle oturup sigara içebilir, sen uzun saçlı bütün kadınları annen mi zannettin aptal?
            Penceremin dirseklerinde ezdiğim şiirlerim var tonlarca, leşçil insanlara zaafım. Birinin diğerini bu denli sevmesi ayıp bizim oralarda. Üç yıkık şehir arasında mekik dokumak bu. Takatimiz yok beşincisine. Sen karşı caddede beliriyorsun, eğilip kırık aynadan arsız saçlarımı topluyorum. Kaldırınca başımı henüz çok küçük olduğunu anlıyorum. Daha önce hiç kimsenin gözlerine bir adam kaçıp herkesi oradan izlememişti. Sana henüz ilktir bu bahsedişim.O gün çok büyük bir adam olacağını anlamıştım. Buralarda duramayacağını bilseydim seni on kuruşluk eskimolarımız kadar çok sevmezdim.
             Aptal, aptal, aptal...
             Yer sofrasında şimdi...
             Sen asla egeli olmayacak bir kadını sevdin egede!
             Dindiremiyorum,senden başkasıyla dindiremiyorum boşluğunu...
             İkinci kez sevişemediğin o adamlardan biri mi oldum şimdi?
             Yalancı derelerdeki kara kaplumbağalar gibi yavaş ilerliyor zaman. cesaretim olsa adını bilmediğim hapları sırayla yutar, ölmeden önce histerik ağlama krizlerine tutulur, sonra güler, en sonra sana küfrederdim. Zamanım burada bitti. Yirmi iki'me on ay üç gün kaldı. Çok erken, bana yirmi iki'nde ruhunu kaybedeceksin dememişlerdi. Kimliğimiz kayboldu. Eskilerden olsaydık, mektuplara sarardık tütünümüzü. Büyük gülmeyi unuttum, şimdi eskisinden daha güzelim. Bir kadınla sevişmenin asla ne demek olduğunu bilemeyeceksin, bilseydin, bir kadını terk etmenin ne demek olduğunu anlardın. Küçükken babalarımızı yitirmişiz, annelerimiz çok konuşur bu yüzden. Erkek gömleği giyen o küçük kızı çabuk unuttun. Eskiden misafirlerimiz gelirdi hani, ellerine bakardık, babamız gibi sevsinler isterdik, uslu dururduk ki bizi daha çok taktir etsinler. Çikolata versinler, para versinler, portakal elma alsınlar... kuzenlerimize özenirdik kendilerine ait yatakları ve odaları var diye. Bizden daha temiz kokarlardı, daha yeniydi elbiseleri. Büyüdük, elbiselerimiz hala eskiydi, gömleklerimiz gri, ama birbirimizi bulmuştuk ve hepsinden daha maviydik. Bu kadar insafsız olduğunu bilseydim, kadın olduğumu keşfettirmene izin vermezdim. Erkekken daha saldırgandı, daha siyahtı, daha uzundu kırmızı halıma serdiğim hayatım.
             Et kokuyor çay içerken odalarımız, misafirler giderayak. Kapıda saatlere çalan sürelerce sohbet ederken onlar, odada yapayalnız kalırkenki gibiyim şimdi. Ne büyük hayal kırıklığı!..
              Misafirlerin gitmesini beklemek yerine hastanede ziyaretime gelseydin beni asla bırakıp gitmeyeceğini anlardım. İnandıramazsın ki beni? Tek bakışınla tüm dünyayı değiştirebilecek güçte olsaydın, ben olmazdım üç dileğinden biri. Üçüncü elma yere düştü, masal paramparça bir camın yansımasında anlamsız. Güneşe doğru uçarken erimekte kanadım, ölüme düştüğümü anlayamıyorum serin serin eserken rüzgar uçan halı gibi karnımda. Senin genlerinden bir evlat taşıyor olsaydım orda, en çok beni terk edip gitmesinden korkardım. Yaşlı, huysuz, uzaktaki çocuğunun onu hala çok sevdiğini iddia eden o çok konuşan kadınlardan biri olurdum sonunda. Kek yapardım ,börek yapardım, birinin gelip yemesini beklerdim.
             Hastaneye gelmediğinden beri gitmeye programlı olduğunu anlamıştım. Misafirlerin gitmesini bekle, sonra al portmantodan montunu, çık parkı geç, ufukta kaybol, dönme, ne kararlı bir terk ediş!...


9 Nisan 2013 Salı

MUTFAK DOLABINDA HAMAMBÖCEKLERİ


               Acı çektiğinizi görür gibiyim, elleriniz kandan adamlar şimdi.
               Hatırladığımdan daha güzelmiş yüzünüzdeki yaralar.
               Korkaksınız, gözleriniz ayakkabımın tabanlarında, sizlere çiğ çiğ camlar yediriyorum. Henüz ölmeniz için çok erken. Önce acı çektiğinizi görmek istiyorum, bu yüzden zamana yayıyorum. Hiç biriniz çığlık atmayacak kadar cesur değilsiniz. Ben vicdanınızdan pay biçip, karnımı doyurmak  için elma şekerleri yapıyorum; elmaları kanınıza batırıyorum. Tadı düşündüğümden daha tatlıymış.  Onu boşuna aramayın, Kestim yedim tanrıyı, şimdi düşündükçe ağzım sulanıyor. Tanrınız da sizin gibi korkak. Can çekişirken elimde yalvarıyordu. Önce dilini yedim sussun diye, sonra dudaklarını ısırdım, kemiklerinden sabun yapıp o pis ter kokusunu attım üstümden. Gözleri kaldı geriye, baktıkça dehşet içinde.
              Çığlık tablosu gibi kaçışmaktasınız, durun daha bitmedi oyunum. Sizi havale edeceğim kimse de kalmadı. Ahım dudaklarınızdan çıkacak birkaç kelimeye muhtaçtı bir zamanlar, ama şimdi susun, hiçbirinizin sesini duymak istemiyorum. Yaşlı, çirkin ve sakatsınız. Üzerime ahtapotlar gibi çullanan sakallarınızın erimesini beklemekteyim mabetlerinizde.
              Ah şimdi avuç içlerinize tırnaklarımı geçirip, gözlerinizdeki fer sönünceye kadar, ağlamanızı istiyorum! Mükellef bir sofradan farkı yok gözümde.
              Benim oğullarım neden kendi hayatlarını bensiz yaşamak istiyor? Bunu bana Maria söylemişti.
              Ya sizi daha çok seveceğim, -ki buna yeterince cesaret edemediniz-, (ya da) hayır! O halde ölmelisiniz. Ölüyken yüzünüzdeki çizgiler daha parlak, gözleriniz daha yeşil, tanrılardan bir odam var perdeleri turuncu. Ben sizi imkansızlaştırarak seviyorum ki, bir diriyi sevmek daha kolay değildir bir ölüyü sevmekten. Bunu en iyi siz bilirsiniz. Ben hayata küsmem, siz daha başka insanları öldürürsünüz.
              Lilith’in evlatları, küçük şeytan müsveddeleri, hayat suyunuzdan içmeyen kaldı mı?
              Annemin kulak memeleri yer çekimine karşı koyamamış. Aha meme dedim şimdi. Hayat direğinize tırmanıp İstanbul manzarası mı izlemeli? Karşıda uzanan bir ışıklı şehir değil, herhangi bir evin Pulp Fiction asılmış duvarı oysaki. Ara bir sokakta, karşı penceresi, kahve yapmakta olan bir travestinin sokağına bakan bir evi çok pahalıya kiralamak gibi bir şey bu. Ben siz olsaydım gece pencereyi arşınlardım, ben ben olsaydım, pencereyi açar, ona gülümser, kahveyi çok sevdiğimi söylerdim. Zaman kötü kolla akrebi, pencereyi kapat, kapılıp gitti rüzgarkovana. Gidip aşık olunacak çok fazla fahişe var sokaklarda. Kadından kentlerde, yaz sıcağında yoldan geçen arabanın savurduğu bir toz zerresi olabilmek için zehirden sofralara misafir olabilirim.
             Şimdi kıl köklerinizi yesem de doyamam nefretime.

29 Mart 2013 Cuma

MEMLEKET HASRETİ


           Bu bir 23 Nisan ajitasyonu değil!
          Kedi kız ne yaşarsak yaşayalım sırf benim memleketimin toprağının tadına bakmış olduğun için her zaman güzel hatırlayacağım seni demişti. O bunu söylerken uzakta bir memlekette yeşil çimlerin kokusunu içimize çekiyorduk. Denizi buharlaştırıp tüm tuzları toplasak da gömülsek de o tuzların beyazlığına, asla tenimiz karalıktan kurtulamayacak.
          Evet iflah olmaz bir faşistim. Her zaman çirkin, kaba saba, esmer, kötü Türkçe konuşan, acılarımız var diye ağlayan o ‘’cahiller’’den biri olacağım. Irkçılık yapıyorum. Her an bir yerden birilerinin o düzgün Türkçesiyle çıkıp bana ağır ithamlarda bulunmasını bekliyorum.
         Babamın ölmesine bir ay var,
         Annemin polis görünce korkup saklanmasına birkaç gün,
         Babaannemin gizli gizli ağlamasına birkaç saat,
         Kardeşimin kurşunlanması an meselesi.
         Abimin işkence görmüş bir adamı tarif etmesi dünde kaldı.
         Bir diğerinin askerde intihar etmek istemesi birkaç gün öncesinde kaldı.
         Her şey bir tarihin kara siluetiyle başladı. Gece soğuk, ayaz sanki, ay ışığında kurtlar köylere doğru ulumakta. Büyük göç var. Şehirler akın akın. Gelenler yıldızsızlıktan şikayetçi. Betonlar soğuk, pencere pervazları tahtadan. Geceleri bilinçsiz sevişmeler ve aylar sonra kundaklarda küçük bebeler var. Herkes acı içinde, başka diller var, memleket memleket diye inlemekte herkes.
        Herkes nerede?
        Anne, baba, abla, ağabey!
        Başka memleketler ne de soğukmuş kimsesizken. Birkaç tanıdık şarkı ve kelimeler yetmiyor dindirmeye bunu. Kurtlar ulumuyor, kurt seslerini özledim. Elleri varsa bir babanın iri iri, onlara yaslanıp zamanı durdurmayı özledim.
       Şimdi kimse yok mu gerçekten?
       Sırf tanıdık olsun diye çıkıp bir köprünün üzerine, su yerine akan arabaları izlemek yıldızsız bir gecede… Hayal gücümü daha ne kadar zorlayabilirim?. İflah olmaz bir faşistim ben. Şimdi size Kürtçe ağıtlar yaksam her bir mevtanın yerine, kelimelerimi daha ne kadar zorlayabilirim.
       Kürtçe rüya göremez oldum.
       Kürtçe ağlayamam,
       Kürtçe dua edemem,
       Kürtçe aşık olamam,
       Her şey yüzüme gözüme durdu.
       Sokaklardan alınıp terbiye edilen köpeklere döndük, şehirlere göçtükçe. Makinalaştık, unuttuk insanlığa dair ne varsa. Bir tas içinde komşulara götürdüğümüz çorbalara benzedik. Kapatıldı bütün kapılar suratımıza. Ah iflah olmaz bir faşistim ben!
       Bodrum katlarında rutubet soluyan bozuk Türkçeli faşistleriz biz.
       Tüm kerpiçler yıkık dökük, askerlerle büyürken polislere kokteyller sunduk. Çocuktuk en öndeydik. Nerde bütün o renkli fistanlarımız. Al basmalı, yamalı, ne zaman giymeyi öğrendik adı bile başka bir lügattan kalma kıyafetleri. Halay başları öldü mü? Utanır olduk esmerliğimizden.
        Her şey bir tarihin kara siluetiyle başladı. Bütün çocuklar kendini beyaz zannederek büyüdü. Geriye gizli bir memleket hasreti kaldı bir tek.



   

12 Ocak 2013 Cumartesi

İNSAN DÜŞÜNMÜYOR DEĞİL


Uzun zaman oldu düşünmeyeli. Düşünmemek, düşününce zor geliyor. İzmir’de üç yıldır nefes almaya uğraşıyorum. Zor geliyor evet; bazen nefes almak da zor geliyor. Oysa nefes almayı hisseden insan sayısı çok az. Hayır, bir Sylvia Plath ya da Virginia Woolf olmayacağım. Sigarayı o kadar güzel de içmeyeceğim. Zaten bıraktım sayılır. Normalleşmek istiyorum. Kendimi üstün gördüğümden değil. Gözlerime bakıp, ne kadar derin olabileceğini anlamak istiyorum diyen arkadaşıma, aptalca gülümsemek istiyorum. Hakkında yanıldığım onlarca insan gibi.  Birkaç yıl önce taksimde bir eşcinsel partisine gitmiştim. Dünyanın merkezi burası demiştim. Kırmızı likörden içmiştim. Birbirini öpen kadınlar erkekler vardı. Çok ağlamıştım, teselliyi o dostlarda bulmuştum. Sakallı kadınlar, file çoraplı geyşa erkekler arasında. Nasıl seviştiklerini düşünüp surat ekşiten insanlara anlam verememiştim. Gia’nın dediği gibi ‘’ seks her yerdeydi. Çok da bir anlamı yoktu. Bulunması zor olan şey aşktı. Onu arasanız bile, birçok insanda yoktu. Ve bulsanız da, tam orada, önünüzde duruyor olsa bile, etrafta bu kadar seks varken nasıl yaşayabilirdiniz ki?’’  insanlar, loş ışıkta, ya da perdelerini çekip Adem’le Havva’nın evlatları gibi sevişirken, bir masanın üstünde ya da arabanın arka koltuğunda, belki tek kişilik yatakda, birçoklarının aklından bir çift meme ya da güzel kalçalar çıkmıyor. Seks her yerde, dudaklarınızdan öperken gözlerini kısan o insanlar, surat ekşitmeyi sıradanlaştırdı. Taksimi terk ederken, bolca gözyaşı ve sabaha doğru sevişmeye giden çiftler bırakmıştım gerimde. Taksiye binmiştim. ‘’hisarüstü’’ demişti arkadaşım. Taksici  suskun bir öğrenciydi ve adı Mustafa’ydı. Taksimetre yirmi milyon diyordu.
                 Taksimde durup insanların yüzüne bakıyorum demişti. Bu ayrılığın gizli anahtarı gibi bir şeydi. Uzaktan babamı andıran o adam gelmek isteyince, korkmuştum hayatıma almaya. Ben geleyim demiştim. (Bu sefer ben geleceğim ve  kimsenin çekip gitmesine izin vermeyeceğim.) Gittim gördüm yaraladım, yaralandım geldim. Şehir güzeldi. Uzaktı ve balık kokuyordu. Atakum sahili boştu. Çürümüş bir halat vardı. Sahilden kim asıp kendini, başka bir sahile vursun ister cesedi? Kurumuş kahveden fincanlar dizelim sahil yollarına. Ağlamayı kesin, hayatlarınızı kesiştirin. Hayatımızı bir balıkçıyla kesiştirmiştik, suda yüzen balıklar berraktı, gençler romantikti. Ben olamamıştım. Balıkçı faşistti ve faşist balıkçılardan nefret ederdim. Hep yalan zihniyetlerin oltasına takılmış ömürlerinin acısını yaşlılık huzuru adı altında, avladıkları balıklardan çıkarırlar. İnsan ölürken başkalarını öldürmeden huzur bulamıyor.  Dönerken yarı ıslak kumdan deniz kabukları çıkarıp durmuştum. Ellerim tuzluydu. Bol bol fotoğraf vardı çekilmiş, festival vardı, iğrenç bir konser vardı. Cebimde susamlı bisküvi vardı. Hani şu halka olanlar. Bazen acaba tuzlu mudur diye kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız. Martılar sevmiştir o tadı. Çocukken severdim ben. Deniz kabukları kayboldu. Elimde bir sürü acemi fotoğraf, birkaç şarkı, kırgın bir insan, kırık bir kalp vardı. Af dilemek affetmek kolay değil. Denizli ülkeyi terk ederken kalbimde yeni bir heyecan ve suratını ekşitecek bir mevsim vardı.
              Aşık oldum. Kolay değil bunu söylemek. Başta cesaret edemedim. Ama söyledim. Çok söyledim. Bir gece köyün meydanındaki kabindeyken hemşireyle göz göze gelmiştik. İğneden çok korkuyorum. Küçükken amcam sırf iğne vurması diye kendimi banyolara kilitlerdim. Yine de ondan korkmazdım. Severdim. Hala öyle. Hemşireyi de sevdim. İğneyi vurdu migrenim durdu ama aşk acısına iyi gelmiyordu hiçbir şey. Şarap içtim sonra yol kenarına indim. Kekikli şarap, birkaç köpek ve arada gelip geçen lüks arabalar vardı. Sevdiğimi söyledim. Daha o an bütün sayfayı kapatmalıydım. Kendime gelmeli bir duş almalı uyumalı ve ertesi gün şehri terk etmeliydim. Sonra sabah olduğunda tasımı tarağımı toplayıp terk ettim şehri.
      Asla bir şarkının hüzünlü nakaratı olamayacağım. Dedemin adını koymuşlar bir parka. Beni o parka bıraktığında üstümde bıraktığı gömleğini hiç çıkarmak istememiştim. Anneme sarılıp bu gece sadece benim ol sana ihtiyacım var demek istemiştim. Annem aşık olduğu adamı ün üçünde kaybetmişti ve bir daha hiç kimseye ait olamamıştı. Şeytanın laneti gibi bir on dört şubat gecesinde iğrendiği o adamın evladı olarak dünyaya gelmiştim yirmi yıl önce. Evlatlarım benim kaderimi yaşayacaktır belki de. Aşık olduğum için kendimden iğrendim ve bir sayfayı koskoca bir şehirle beraber yakıp başka bir hayata terk edip gittim.
       Aslında o gelmedi. ‘’ bugün bir insan girecek hayatıma ve çok önemli olacak benim için’’ öyle de oldu. İstemedim önce. Sonra sevdim, daha çok sevdim. Anlamsız birkaç kelime döküp ağzından bol bol öpüşüp, birkaç saniye tanrının tahtına oturan insanlardan daha çabuk alt edebilir seni, aynı cümleleri seçebildiğin bir insan. Bir gün onsuz yapamayacağım biliyorum. Onu, sevdiğim bütün insanlardan daha çok seveceğim belki de. Ama o bırakıp gidecek o zaman beni. İntikam seni hüzünlendirmediği zaman intikam olur. Küflü bir ekmek gibi.  Bir zamanlar öpüp başına koyduğun nimeti, ya tedavi eder karnını doyurursun eski alışkanlığınla, ya da –hiç hüzünlenmeden-  atar, ağzının suyu aka aka yenisini bulursun. Sonumun küflü ekmek gibi bir tereddütün ucunda olmasından korkuyorum. Hüzünlü değilim. Beni boğmasını seviyorum, solak olmasını, benden daha zeki olmasını, bana o masumiyetiyle sarıldığında kendime acımama neden olmasını. Durup dururken burnuma dokunup hiçbir şey dememesini seviyorum. Mutluyum mutlu oldukça kızıyorum ona. Ona kızdıkça kendimden nefret ediyorum.’’duygularını çoğaltıp çoğaltıp yazıyorsun.’’ Onu yazamayacak kadar çok mutlu etti beni. Hayır bu sefer terk edip gitmiyorum. ‘’ bu olmadı kirve, ayakkabılarını bile giyemedi’’ eğilip ayakkabılarımı bağladığını biliyorum. Ve o giderken akasından el sallıyorum, sevdiğimi söyleyemiyorum.