13 Mayıs 2017 Cumartesi

YİTİK

Neyim varsa yoksa topladım şu üç vakitte,
Cesetler topladım ellerimle
Sarılır gibi, üst-üste.

Sevgiliyi öpmesi gereken dudaklar topladım,
Parça parça.

Bir eli tutunca titrek mum alevine dönen,
Boğum boğum, nasırlı parmaklar topladım.

Burunlar topladım ayrılmış yüzünden,
Bir omuz boğumunda kendine yuva yapacakken.

Şehirler topladım,
Toz bulutuyla kaplanan.

Camiler, kiliseler, avlulu evler topladım,
Kurşunlarla delik deşik edilen.

Denizler topladım,
Yediden yetmişe yutmuş canları.

Uykular topladım,
Türlü felaketlerle yatağından eden.

Kabuslar topladım,
Kara giyimli adamların tecavüzünde.

Memeler topladım,
Ağzından ölü bir çocuğun.

Göğüsler topladım,
Yiğitliğin durağı haline gelen.

Küçük kızlar topladım,
Buzdolaplarında serinleyen.

Bir bilseniz ben ne çocuk topladım,
Ufacık bedene dev hüzünler iliştiren.

Kadınlar topladım,
İbret olsun diye çırılçıplak soyulmuş.

Adamlar topladım,
Bileklerini morartan iple sürüklenen.

Gençler topladım,
Yıkıntılar arasında gülümseyen yüzleri.

Anneler topladım,
Uyumaya dalmış sokak ortalarında,
Namlu doğrultulmuş yüzüne
Uyandırılmasın diye yorgun uykularından.

Babalar topladım,
Tütünden sararmış bıyıkları,
Gömlekleri kan içinde.

Dedeler topladım,
Ölürken bile bastonuyla direnen.

Neneler topladım
"Bitmez mi bu vahşet" diyen.

Neyim varsa yoksa topladım şu üç vakitte.

Pencereler topladım,
Perdelerle sarınmış.

Bodrumlar topladım,
Kilim gibi serilmiş insanların üstlerine.

Göçler topladım,
Upuzun kurak yolları deviren.

Güneşler topladım,
Dağa koşup ona yakaran insanları yiyip bitiren.

Memleket hasreti topladım,
Umutsuz bir kederle harlanmış.

Öfke topladım,
Kasırgalar kadar büyük.

Yorganlar döşekler topladım,
Kamyonet arkasında yuvasına veda eden.

Etekler topladım,
Kanguru gibi yavrusunu kucaklayan.

Kahkaha topladım,
Vurdukça yükselen.

Sessizlik topladım,
Kıyamet çığlıkları içinde geriye çekilen.

Kardeşlik topladım,
El pençe güç denince.

Hapishaneler topladım,
Sevdiklerime yuva oldukça cennete dönüşen.

Köyler topladım,
Mezarlık olmuş dört yanı.

Neyim varsa yoksa topladım gittim şu üç vakitte.
Bir kendimi toplayamadım.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

LAVANTA

Biz seninle aynı taşa koyduk başımızı.
Küçük bir kız betona sıkışmış.
Sen gülümsemeyi unutmuşsun.
Bir bakmışsın seninle aynı adama tutulmuşuz.
Bakmışsın ikimiz de yaralarımızdan öpmüşüz birbirimizi.
Gülümsemeyi unutmuşsun,
Belki bundan çirkindir kahkaham.
Bir ezan sesiyle bölünür uykum,
Ulvi bir ışık doldurur odayı,
Duvar değil koynumdaki soluksuz.
Mor salkım parklarda
Taze çıkmış erik.
Avucumda tuz,
Avucumdaki terlere karışmış.
Avuçların göz yaşı dokuyor gibi.
Kendimden değil, kendinden sevmek,
Ben senin mezarında dans etmeye gelmedim,
Gördüm seni,
Upuzun solgun bir hüzün vardı yüzünde,
Kimsede böyle güzel durmuyor hüzün.
Gördüm seni,
Upuzun bir yolu vardı gözlerindeki kuyunun
Kimsede bu denli derin değildir gözler.
Küllüğe dökülüyoruz.
Yüzünün hatlarında bir yol çiziyorum kendime,
Kapına dayanıyorum gözlerin boyu,
Iki dudak birleşemiyor,
Sırf söylendi diye bütün sözler.
İki dudak birleşmiyor
Ihanete dönüşür diye sevgi
İki dudak birleşmiyor
Aynı adamın dudaklarına değmiştir dudaklarımız belki de.
Lavanta kolonyası, anason kokusu
Lavanta kolonyası bedeninde erimiş.
Çözülemiyorum.
Sende tutulmuşum lavanta kolonyasına.
Bir ışık var sende
Dışarısı kapkaranlık,
Kapın kapalı
Yapay çiçeklerle dolduruyorum odamı,
Misafir odalarını terk ediyorum,
Sana kalan o olduğu için.
Kapın kapalı
Ellerin terli,
Pişmanlık sarmıyor beni,
Belki de utancıyla afalladığım budur.
Annemin memesi gibi asılıyorum ellerine,
Açlıktan değil, kimsesizlikten.
Gidemeyişim kendimden değil
Terkedişim kendimi.
Bir tepeden bakıyorsun şehre
Tepeye çıkıp bakıyorsun içine.
Esiyor.
İlkbahar düşmüş memlekete.
Ellerin terli
Ama yine de buluşmuyor dudaklar.
Hacmim küçülüyor.
Sınırlar bitiyor mu?
Acı nereden başlıyor?
Duramıyorum,
Ben hep birilerinin ardında kafa üstü çakılı.
Taşıyamıyorum kafamı,
Bunca ağırlığını yaşamın.
Yüzüm yok oluyor.
Tüm diğer düşünceleri siliyorum.
Yalan söylüyorum
Bir yalanla yaşıyorum.
Kendimden sıkılıyorum
Birbirimizin yaralarını neden yoklamıyoruz parmaklarımızla?
Kaçmak kolay gibi
Sevdin diye mi?
Bir kadını sevmenin imkansızlığından mı?
Lavanta döküyorum başımdan aşağı
Sen koksun diye.

8 Nisan 2017 Cumartesi

SİNEMDEKİ DÜŞ

Geride ne bıraktın diye sormuştun.
Yorgunluk miras kalıyor.
Böyle olsun istemedin sen de biliyorum.
Saçlarım eriyor güneşine kavuşmuş kar gibi.
Bak sinemde yorgun bir düş uyuyor.
Bak sinem betona düşmüş yavru bir kumru gibi üşüyor.
Kimlerin elleri dolaşıyor bedenimde?
Kemiklerimi eksi elli derece testereler yalıyor.
Nergisler ne zaman açıyor?
Kordonda kambur bir adam oturuyor.
İnsanın ilişmediği bir ormanda adını bilmediğimiz bir çiçek açıyor.
Keşfeden ben olsaydım senin adını koyardım.
Vahşi bir bekaretten vazo süsleyen solgun bir yüze dönüş diye değil.
Hayır yemin ederim değil.
Bilirsin insan kavramlarla açıklanıyor.
Bilirsin sevmenin bile bir adı var.
Öyle adın olsun diye de değil.
Sadece kapkara bir denizin ortasında
Fenerler ruhsuz insanların yüzlerini ellerime döküyor diyebilmek içindir belki de.
Belki de, 'sen' denizinde klostrofobimden kurtuluyorumdur.
Tozlu bir sokakta,
Çöp kokusu içinde birkaç genç gülümsüyor.
Sokaklar kimsesizlerin genelevleri oluyor.
Göğün yedi katından cehenneme doğru giden bir merdivenden,
Yuvarlandıkça yuvarlanıyorum.
İdrarını ve kötü talihini boşaltan o acınası insanlardan biri oluyorum
Tutmayacak mısın beni?
Kim yarattı cehennemi?
Kim yarattı cenneti?
Düşüyorum
Düşüyorum
Düşlüyorum
Kumsalsız bir deniz gibi aşınıyor bendeki sert kayalar.
Bir nergisin ilkbaharında buharlaşıp tuzumu salıyorum ya.
Kordonda kambur bir adama sesleniyorum.
Kordonda tuzu icine çekiyor balıklar.
Şarkılar söylüyor kurumuş dudaklar.
Kamburunu aramaya çıkıyor bir adam.
Yükünü sırtlıyor bir hamal.
Başını yaslıyor kadın bir omuza bir tramvayda.
Sis ağacı sarıyor çepeçevre.
"Bak" diyor
 "tüm şehri buz beyazlığımla sardım.
Dalından atma kuşları.
Başını kaldırıp içinde ölü çarşafları kirleten temaslara bakma daha fazla"
Öyle söylüyor ağacın kamburuna sarılmış sis.
Duvarları yok edemiyor madem
Sevdiğinin su yeşili gözlerine dökülüyor.
Bak sinem sıkışıyor.
Aşağı mahalleden travestiler geçiyor.
En güzel gülümsemeler onlarınki.
En çok onlar ağlıyor
Kamburunu bulamamış adamın bıçağıyla
Kan olup akan güzel yüzlü sevdikleri için.
En çok ben ağlıyorum
Sen en çok ağlıyorsun.
Daldan atlamış bir kuş gibi titriyorsun.
Bak bir kadın bir adamı öpüyor.
Bir kadın bir kadını öpüyor.
Kordonda herkes gülüyor
Biraz da sisli kafalar.
Üşüyorsun.
Bedenine bir çuvaldızla türlü sefalet dikilmiş.
Düşüyorsun.
Dibindeyim korkma
Düşlüyorsun.
Yorgunsun.




24 Mart 2017 Cuma

KANADINA İNTİHARIM

Kendi paradoksundan daha kurnaz olan yüce Hermes!
Söyle ölüler gülümsüyor muydu?
Yeraltına doğru yüzerken?
Söylesene Hermes,
Ölmek nasıl bir duygu?
Kendinden korunamazken, korumak zorunda olmak...
Sana çıplak ayaklarınla toprağa basma şansı vermediler biliyorum.
Sana gökyüzünü yaratma şansı da vermediler
Sana tanrı olma şansı da vermediler.
Anlatsana bana ölümün demir tadını.
Kanatlarınla yeraltına inerken
Gülümsüyor muydu, geçmişinden binpişman ölüler?
İki ciğer arasında asılı bir köprüde
Düşersen eğer
Lirinin o tatlı sesiyle büyülenemeyeceğim.
Zamanı kim yarattı?
Zaman neden suyun gaz hali?
Zaman neden ölüme gidiyor?
Söylesene Hermes
Sen hiç öldün mü?
Pencereni aç, ellerimde rüzgarın dolaşsın.
Pencereyi aç, aç kurtlar dolansın
Bir orman yansın, bir mit yazılsın yeniden.
Sen lirini çal, sen lirini çal tatlı tatlı.
Dalayım kavramsız zihnimin derinliğine
Sen lirini çal,
Dalayım ıssız bir uykunun dibine.
Ölümün en çiçekli haline sevineyim.
Yüzümde, ellerimde, ayakkabılarımda hayat dursun.
Olsun, kanla ıslanmış olsun bir nehir.
Nehirler aksın, lirin aksın, uyku aksın, ölüm aksın.
Bir bilge doğsun.
Söylenmiş tüm sözler bıkmadan, usanmadan bir daha söylensin.
Ben ölürsem beni de götürecek misin
Yeraltının baharı kavuran kızıllığına?
Bir atın saçlarını örer miyiz rengarenk?
Bana ölümün -sadece giderken- ne güzel olduğunu fısılda.
El ver
Dualar okunsun.
Ses ver
Bir ah işitilsin.
Kanatlarına karışsın külüm.
Söylesene Hermes güzel bir renk midir ölüm?


16 Ocak 2017 Pazartesi

ÖLÜME BIRAKILMIŞ YILKI GİBİ


Kim dizginleyecek sanıyorsun
Kafanda vahşice koşan yorgun yılkıları?
Senden başka.
Neyim varsa döktüm diyorsun da
Neyin varsa söküp almadılar mı?
Bir ahize daha kayıyor mu parmaklarının arasından?
Kesintisiz tiz çığlıklar akabinde
Yol vermek için değil
Kim alabilmiş yolları?
Yol gitmek için değil
Hangi yol eskimiş gidenini eskitmeden?
Yol getirmiyor kimseyi
Kavuşturmak için ayırmıyor mu birilerini birilerinden?
Bunca uğurlama niye?
Yol söküp alıyor ciğerini
Ben kaybettim birini
Bak duruyor masada
Bazen öyle sadece sızlamak için sızlıyor arada.
Kolay bırakılmıyor ne de olsa eski alışkanlıklar.
Gitmek yok deniyor
Kaçmak kendinden olmadıkça.
İzbeye çekiliyoruz.
İnsan doruğa ulaştığında patlayan havai fişekler gibi,
Dışarıdan rengarenk
Ciğerleri lime lime olmuş gibi,
İçeriden paramparça.
Dört nala haykırıyorsun,
Sakallarında çocuklar uyuyakalırken.
Sen kendi gölgene mi saklanıyorsun?
Kim bakar ki şimdi,
Ellerini nerede sakladığına?

19 Ekim 2015 Pazartesi

BALIĞIM, ÜZÜLME SEN*

Ah tam şuramda kocaman bir yara;
özelleştirdikçe, sancılar büyüyor.
Ah tam kalbimin üstündeki yara deşiliyor.
mutsuzluktan ölüyorum, mutsuz ölüyorum.
ismim robottan hallice
zaman da mekanik,
duygusal boşluklarımı ''sorgulamak yasak'' ile dolduruyorum.
yetersiz kalıyorum.
bilgiyi ''yeter'' gördükçe onlar.
bitmez, bitmiyor.
Dininizde ölüyorum;
ah tüm vücudum parçalanıncaya kadar.
matematiğinizde hesaplanıyor dünyamın çapı.
Sosyal tek kalıp sizce.
Tarihiniz kanla yazılı.
gururlanalım isteniyor.
katledilen her hayvan, bitki hizmetimizde.
inanç öyle buyuruyor.
Hazmedemiyorum, yediğim her şeyde olduğu gibi;
ezbere notları, ezbere hayatı.
Ah tam kalbimin üstünde açık kap ameliyatı.
söküp yerine demirden bir soğukluk oturtuyorlar
sonra ''nasılsın?'' diye soruyorlar gülümseyerek her sabah.
''mutsuzluktan ölüyorum, mutsuz ölüyorum'' diyemiyorum gülerek.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

TOPRAK, GÜNEŞ, SU

     Annem beni dört tarafımı saran Su'yun ortasına fırlatmıştı. İçimde yanan bir şeyler vardı, ben büyüdükçe içimde büyüyen, ben aşındıkça yüzeyime çıkmaya çalışan bir sıcaklık. Annem onu da kendimle yakmamdan korktuğu için, belki biraz durulur diye içimdeki sıcaklık, buz gibi dilini her tarafımda gezdirip, beni, sakinleştirmeye çalışan  bu ihtiyarın kucağına bırakıp gitmişti. Yürümeyi bilmiyordum o zamanlar. Sonradan da öğrenemedim. Kaskatı kaldım, durdum… Böyle başlamıştı hikayemiz...
    Annem Toprak’tı. Su’yla evliliklerinden milyarlarca çocuğu olmuştu. Milyarlarca çocuğunu Ademin tanrısıyla yaptığı anlaşmadan dolayı, ademin hain oğullarına feda etmesi gerekiyordu. Göğsüne uzanmış, en verimli yerlerini sömüren milyarlarca hain evlada. Ama annem kadere inanırdı. Kaderin hayatla değil, hayatın kaderle başladığını söyleyip dururdu; onu günbegün öldüren kaderin, hayatından önce geldiğini. Hem biliyordu, yalnız değildi,  bir kaderdaşı vardı; Su.
    Su konuşmazdı hiç. Aptaldı üstelik. Görevini yerine getirmenin gururuyla taşıp duruyordu. Arada bilinçsiz bir öfkeye kapılıp birkaç ademoğlunu yutsa da,  yine de çok severdi onları. Uzaktan bakıp,  gözleri gururdan ıslak, âlemi yaratan benim diye düşünürdü. Toprağın, yani annemin öfkesini anlayamazdı bir türlü.  Alay ederdi içinden annem:
    ‘’Başkasına dokunduğu anda onun şekline girmekle ancak kendisi olabilen bu soysuz, âlemi kendisi yaratmış gibi uzanıyor yanımda. Oysa ne kadar da bihaber, âlemin onun uzandığı yerden hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar yüksekte ve uçsuz bucaksız olduğundan.’’
    Yine de ses etmezdi, çünkü anneme hayat veren oydu.
  Oysa annem hep Güneş’le aldatmıştı onu. Güneşin sıcaklığı yüzüne, yüreğine vurduğunda şarkılar söyleyerek uyanırdı her sabah. Onu kurutup çatlatan, bir yandan yaşam denen şeyi damarlarına akıtan bu sıcaklıktı. Bunun intihar olduğunu bildiği halde vazgeçemiyordu bir türlü. O yüzden aptal Su’yu tutmak zorundaydı yanında.
    Güneş, ademoğlunun tanrısını sevmezdi hiç. Ademoğlunun kemiklerine işleyip, içinde gezinirken onların, tanrıyı nerelerinde sakladığını merak eder, belki bulurum umuduyla gezinip dururdu her birinin bedeninde.
   ‘’ Bu tanrı nasıl olur da aynı anda her yerde olabiliyor? Ben bile saklanırken su geldiğinde güzel Toprağımın üzerine, ben bile karanlık örtümü çekerken sevdiğimle arama, o nasıl her zaman ve her yerde olabiliyor?’’
    Tanrıyı bulduğunda onu kavuracak, Toprakla olan anlaşmasını bozacak, kendini hapsedildiği gökten kurtarıp, güzel yüzlü toprağın yanında olacaktı ebediyen.
    Bir gün  bu konuyu açtı Güneş Toprağa,
  ‘’Gözleri yüreğimde kavrulmuş güzel Toprak, seni Su’yun esaretinden kurtaracak bu anlaşmayı bozmak için, -artık yüzümü sana her çevirişimde üzerinde kalmış laneti eritip harekete geçirmekten bıktım usandım- karşıma çıkan her mahlukatın damarlarına sızıp tanrıyı arıyorum. Bulduğumda onu kavurup, küllerini düğünümüzün armağanı olarak savuracağım dört bir yana. Ama her an her yerde olan biri sanki hiçbir yerde değilmiş gibi; bulamıyorum onu. Duyduğuma göre Ademoğlu onu saklamakta aramıza çekilen karanlıkta. Geçen kavurdum birkaçını. Kaskatı kesildiler karşımda. Kurumuş ağızları Su’ya sesleniyordu. Belki de bu hain Su’dur  tanrıyı saklayan. ‘’
   Toprak güldü, çiçekler açtı göğsünde. Kaderle mühürlenmiş dudaklarından işitilmedi hiçbir ses. Bir daha anlamıştı Ne kadar sevdiğini aynı anda ona hayat verip aynı anda onu öldüren aşığını. Sonra kucakladı Güneşi rengarenk. Kader’e inanmayı bir anlığına da olsa bırakmıştı, doya doya kavrulmuşlardı, hamura dönüşmüş,  yaşam denen ekmeği pişirmişlerdi kucak kucağa.
   On asır geçtikten sonra ben bitmiştim annemin karnında. Yüzüm anneminki kadar güzel.  İçimde babamdan kalma bir ateş.
  Su çok sevmişti beni, nasıl da gurur duyuyordu kendiyle. Kendimi sakladıkça içimi çatlatan ateşin açtığı yarıklarımda akıp duruyordu. Eteklerime dökülüyordu. Annem derine göm demişti kendini.  ‘’Sen en büyük ihanetimsin benim.  Kaderime başkaldırımın nişanesi. Kimse görmemeli, bilmemeli içindeki güneşi. ‘’
    Ben coştukça coşuyordum. Babamdan almıştım harlığımı. Kadere boyun eğmeyen asiliğimi. İçimde yanan bir şeyler vardı, ben büyüdükçe içimde büyüyen, ben aşındıkça yüzeyime çıkmaya çalışan bir sıcaklık. Annem onu da kendimle yakmamdan korktuğu için, belki biraz durulur diye içimdeki sıcaklık, beni, dört tarafımı saran suyun ortasına fırlatmıştı. İhtiyar en güzel eserini gördükçe kendinden daha emin uyanıyordu her sabah.  Buz gibi dilini gezdirip üzerimde, damarlarımda gezintiye çıkıyordu.
    Böyle olsun istememiştim. Ama babamdan almıştım içimin içime sığamayışını. Bir gün  en derinimde bir şey patladı. Başıma doğru püskürdü. Sıcaklık yayıldıkça yayılıyordu.  Su kurudu. Her taraf karanlığa büründü.  Annem sustu.  Sadece içimden dışıma akan; toprağı da, suyu da, ademoğullarını da yakan sisli bir kırmızılık vardı her tarafta.      Gökyüzüne doğru yükselen külleri o zaman gördüm. Her şey benimle yok olmadan hemen önce. 
   Tanrıyı bulduğunda küllerini her yana savuracak Güneş, aslında tanrının kendisi olduğunu bilmeden ölmüştü.
     Ve her şey hiçe dönüşmüş, her yer sonsuza kadar karanlığa gömülmüştü.