12 Aralık 2014 Cuma

İLK EL

Ellerimden bile daha ilkel bir alet;
o zamanlar rüzgarın ağaca sürtünürken çıkardığı ses.
Gece yapraklar tül elbiseli balerin gibi sağa, sola, öne, arkaya
O halde saatler dakikalara dönüşmemiş çocuk korkusunda
Ben olsam korkmazdım
Sen kimdin? 
Sen kendini bilseydin bugün ben olsam demezdin
Penceresi olmayana nasıl anlatırsın ağacın dallarını?
Bana ses ver desen,
kulaklar hiç bu kadar sağır olmamıştı benim odamda.
Ellerimden bile daha ilkel bu nasırlar;
bu mısralar,
kertenkele yürüyüşündeki pervasızlık,
bu mısralar;
kelime demek değil,
konuşmak demek değil,
''demek'' demek değil,
hiçbir şey demek değil!
Biraz yorgun ve oldukça genç,
kestane çiziği gibi.
Tımarhaneler inşa edilen evlilikler başlamadan öncesinden kastım;
henüz ben senin değilken,
henüz ben yokken,
henüz kimse ve hiç bir şey tanrının değilken.
Patron kızar belki!
Ağaçları salar üstümüze...
Herkes doğa kin güder der 
İnsan olana ait değil
Bağırsaklarınızdan kayıp bacak aranızda biten sıvılarla tanışık,
ellerinizdeki kertenkele kadar lezzetli.
Biraz sussanız- ki bir şey anlattığınızı gören yok-
ne muazzam bir iç guruldaması vardır
Sulardan değil kasıt
Ağaçlardan
Volkanlardan
Cırcır böceklerinden hiç değil
kulaklarınızı açmayın boşuna!
pencere başında korkular büyütmeyin romantik kokulu vahşiliğinizle.
Görün, gözlerinizle değil
açlığınıza ses verin
Henüz açgözlülükle tanışmamış olanıyla
Ruh doğmadan bir kaç milenyum öncesi 
henüz doğa Ana olmadan önce
ve onu beceren babalara dönüşülmeden önce;
ağacın dalıyla arasında duvar olan çocuklar doğmadan önce.
Korkun ama insanca değil



1 Aralık 2014 Pazartesi

ÖĞRENTMEN

Öğretmen hafta sonları komilik yapıyor bir kafede.
Öğrencisi olacak yaşta çocuk gelip soruyor: ''agnostik misin?''
Öğretmen cevap veriyor:
''Sen masadaki tabakları topla, ben küllükleri dökeyim''

12 Ekim 2014 Pazar

ODADA

Karnını deliyor duvardaki alçıda bir delikanlının, Bergamalı Galen.
Kitaplar göstermelik.
Duvarlar çok gri.
Beşgen bir hapishane her köşesini kendime benzettiğim.
yastıklar saçları okşamadan duramıyor uzunlu kısalı.
Yatak kıpırtısız
Dostoyevskİ Marilyn Monreo'suna kavuşmuş.
Komidinin üstünde sessizce izliyor odayı su bardağı,
dibinde kurumuş süt
Hapishaneler balık istifi
ve yalnızlık var sanılıyor.
Yanılıyorsunuz.
Yalınlaşamıyorsunuz.
Kapının arkasına asılı pantolonlar, ütüsüz,
pencereden bir ışık dikizliyor,
rönesanstaki bakirelerin bilinçaltıyla doluyor.
Her şey, herkes bir şeylerin onu doldurması için bekliyor
''kendinden vermek'' aldığınız sürece yok.
Kendileşmek başlı başına diğer
herkes fazla kanımca,
Koltuk altı
Yorgan altı
Merdiven altı
Alt etmek üzerine yegane çaba.

DİSTOPYADA

İnsanları biriktirmek ne ahmakça!
Migrenim olmasa turşu çekecek canım.
meme'den sonraki tüm kelimeler anlamsız.
Distopyada yaşadığını, gördüğün kabuslar hatırlatıyor.
Tütsü yak.
Resim yap.
Zorbaya davetiye çıkar
ya da bekle onlar sen davet etmeden de gelip duruyorlar.
Bir kadının istediği yerden başka her boşluğundan içeri ittirin belinizi.
Bir dudak hareketine sığdırılabilecek kadar basit
çünkü
birinin diğerinin boşluğundan içeri girmesiyle başlayıp,
bir diğerinin beyin sıvısının tadından iğrenmesiyle bitiyor
''En azından insani''
Hatırlanmayacak kadar uyuşmuş.
Hayat normale dönüyor hadi çok şükür!
Alışkanlıklar çirkin bir ayak gibi burnunuza yapışmış.
Cennette zannediyorsunuz
ya da
cennete saklanıyorsunuz.
Sızıntı irine dönüşüyor,
televizyon izleme koltuğunuz çöküyor.

AYAKLARIMIN CANI SIKILIYOR

Farkında,
farkında olmasa başkasından bakmayı bırakır.
Kadının daktilosu olursa onu sahiplenip özgürleşecek.
Adamın daktilosu olursa onu satıp uzaklara gidecek.
Özgürlük uzun süreli gibi.
Gebergaha ışık hücum ediyor.
Bardak şıngırtıları kulağımda,
meyan kökü şerbeti damağımda
buz gibi!
ayaklarım sancılıyor.
huzursuz bacak sendromuna yakalanmış
ayaklarımın canı sıkılıyor demeyi tercih ediyor.

ARABADA

Ben bazen gidiyorum işte öyle .
Bilinsin diye değil arkada kimse kalmasın diye söylüyorum.
Vites topuzunu tutuyorum,
radyoda Porke Yorach.
Otobana çıkan toprak yolda kahkahalarla basıyorum gaza,
çizgiye dönüşüyor iki arazi akıp giderken yanımızda.
Yüzüne bakıyorum.
Korkuyorsun
bileyim istemiyorsun; sen de gülüyorsun
ütülü pantolonuna sıçrayan hadsiz bir çamurum.

29 Eylül 2014 Pazartesi

KOBANÊ
















Bir dilim ekmek batıyor gibi kalbime.
İki taraf canavarlarla dolmuş taşmış.
Minicik parmak, kocaman cesaret basıyor tetiğe.
Vur, vur, vur!
Bu kaçıncı kıyamet?
Bu kaçıncı fırtınadır kopan bir avuç halkın başında?
Ellerim cesaretini yitirip cesede dönüşüyor.
Yüreğim kupkuru, atmak için daha fazla kan istiyor,
şehir ağlıyor, şehir düşüyor, ölüyor, ölüyor;
dağlarda kuzularını otlatan güzel gözlü çocuklar  hayatta kalsın diye iki dikenli tel arasında silahlar susmuyor.
Kadınlar yiğit
Adamlar korkusuz
Adamlar yiğit
Kadınlar korkusuz
Kadınlar, adamlar tek isim,
ateş çemberlerini omuz omuza verip yıksınlar diye;
omuz omuza verip halaya durabilsinler diye.
Bitmeyecek mi yakılan ağıtlar?
Yakılan yürekler, yakılan köyler, yakılan vicdanlar?
Bu göç ne zaman başladı önüne çıkan yuvayı dağıtan?
Annem ne zaman vazgeçecek yüreği ağzında yaşamaktan?
Nenem ne zaman dua etmeyi bırakacak?
Bunca nefret karşısında daha ne kadar direnecekler?
Allah baba çok mu seviyor adını zikredip duranları?
Allah baba çok mu seviyor adını tükürüp duranları?
Güneşi batırmaya gücü yetecek sanıyorlar,
oysa güneşten korkar savaşa yenik düşenler.
Ateşin yaktığı yerde değil, ateşin aydınlattığı yerde kıbleye döneceğiz.
Sırat köprüsünü inşa edeceğiz bedenlerimizle.
Geçerlerse cehenneme gebe kalacaklar.
Bilmiyorlar...
Anlamıyorlar...
Kan kokusunu seviyorlar,
susuyorlar,
bu kara bulutlar sonbahardan sanıyorlar,
yağan kurşunları olsa olsa asit  yağmuru diye selamlıyorlar.
Bu kaçıncı direniş?
Paradan uçan halılar üzerinde taşınmış kurşunlar yağarken üzerimizde?
Bu kaçıncı katliam?
Gök niçin gürlüyor böyle içli içli?
Pencerelere sırtlarımızı dönüp üç maymunu koynumuza mı alıyoruz?
Şimşekler kırmızı lekeler bırakıyor duvarlarda,
boğulmuyor musunuz odanıza taşan keskin kokuyla?
Yoksa bu yaşamınızın en eski kokusu mudur sizlere can katan?
Süt sağan kadınlar, kavalı dudaklarında çobanlara ritim tutacak!
Ağıtlar elbet bir gün sadece eceliyle ölen asırlık çınarlara yakılacak.



















28 Eylül 2014 Pazar

KIŞ GELİYOR

     Dirseklerim dökülüyor sedeften.
     Bağımsızlığını ilan ediyor baş ağrıları.
     Yaz bitiyor,
     yağmur yağıyor,
     insanlar küfrediyor,
     hastalanıyor,
     sıcak bir kucak arıyor,
     aslında kimse çorbayı o kadar da sevmiyor.
     Dişlerim dökülüyor yalnızlıktan.
     Yalın olmak kötü bir şey sanılıyor.
     Kendine yettiğini kanıtlama ihtiyacı duyuyor bunu başaramayanlar.
     Cümleleriniz ne kadar açık olsa o kadar çok kaçırıyor insanları,
     kış geldiği için sıcak iklimlere göç eden kuşlar gibi.
     Sular kesiliyor,
     kafalar cilalanıyor,
     cilalandıkça başka kafalar baltalanıyor,
     halk isyan ediyor,
     fedailer neyi koruduğunu bilmeden kurşunluyor iradeleri.
     Kış geliyor,
     kurt döküyor elmalar.
     İstediğinde gözlerini ovuşturamayacak kadar makyajlı kadınlar.
     İstendiğinde gösterilmeyecek kadar samimiyetsiz duygular.
     Tüm kadınlığınızı sergileyebilirsiniz salınırmış gibi duran kırık bileklerin içini göstererek
     ve bacaklarınızı altmış santim havaya kaldırıp açık bir şekilde bekleterek.
     Ne muazzam bir evren!
     Sarmısak, tereyağı ve bayat ekmek karışımı tüm bildiğim.
     Meme ucuna dokununca dil, çığlık atıyor kadınlar.
     Kulak zarıma dokununca çığlık, susuyorum.
     Kurt döküyor kıskançlık kıskacındaki ruhlar.
     İnsanlar hep kışı getiriyor yorgan altında soyunmak için.
     Soyunduktan sonra kelimelerin bitmiş olması tüketiyor beni en çok.
     ''Konuşmuyorsun'' bir şey ifade ediyor mu?
     Değirmencinin çiçek bahçesi olan arkadaşına duyduğu sadakatin aksine,
     ne verebileceğimi ve ne veremeyeceğimi bilmiyorum.
     Ölmesinden korkmadığım birini yitirmekten korkuyorsam bu ne demek?
     Kurtlar sallanıyor hüzün sarmaşığında,
     dişlerim kaşınıyor, soğuklar vurmaya başlıyor.
     Çıplak görmeyince masum saniyor sizleri ahmaklar.
     Yere düşünce kıçı görünmesin diye zorla külot giydiriliyor küçük kız çocularına,
     külotu indirince kadınlığa geçiş yapıyorlar;
     ''ben bir kösteğim, ne zaman bitecek'' deyip duruyorlar.
     Tecavüz edilmedikçe kimsenin hakkı yok ağlamaya.
     Hissizleştirilmiş, düşüncesizleştirilmiş, çiftleştirilmiş,
     sonra da dilediğince müzikler çalınmış kulaklarına insanların,
     çığlık atamıyorlarsa sayılmıyor mu tecavüzden?
     Başını sağa sola yatırıp, durmadan kıpırdayıp duruyor kurtçuklar,
     orgazm olup olmadığı kontrol ediliyor titreşimlere göre,
     küçük oedipuslar kafalarını bastırıyorlar memelere, boşaldıktan sonra.
     Dirseğimi geçirip şah damarının üzerine,
     ''Dökülelim'' diyorum.
     Dökülemiyoruz.
     Döküleyim dememe gerek kalmadan dökülüyorum,
     ardıma baksam Lut'un karısı gibi tuza dönüşeceğim.
     Hangi masallar hangi efsaneleri doğuruyor?
     Sonuç eşittir amerikan rüyası.
     Film izlemekten, bir kaç cümleye iç geçirmekten başka düşünecek bir şey bulamamak küçük mü  düşürüyor?
     Bacaklarınız arasındaki dahil her şeyin büyük olmasını seviyorsunuz.
     Ama gel gelelim küçük kız çocukları gibi okşuyorsunuz kadınları(nızı).
     Ruhlarını mutfak tartılarında tartıp, size ağır geleceğini hissettiğiniz an...
     O nasıl bir kaçış tozu dumana katan!
     Orgazm olamıyorum, sen yine de sigaranı yak.




24 Eylül 2014 Çarşamba

SAVAŞ MAĞDURU ADAM

Adam uyandı. Saati susturdu ve başını kaldırdı. Parmakları sakallarında gezindi. Korku vardı. Giyindi ve çıktı evden çantasını sırtına alarak. Uzun bir parkın içinden geçti. Savaş mağduru çocuklara gülümsedi. Esmer kadın ve adamlara baktı. İçinde direnç belirdi. Çocukluğu el vermiyordu unutmaya. Üç sigara içimlik mesafe yürüdü. Bir Ankara sabahı değildi. İnsanlar kaldırımları, durakları işgal etmiyordu. İşini sevmiyordu. Duvarları kitaplarla örülmüş bir yerden neden nefret eder insan? Uğruna direnç kazandığı bu mücadeleyi, o kitaplar içinde sıkışıp kalmışken değil,  kitaplarını buluttan bir yatağa dönüştürebildiği zaman diriltmeye değer görüyordu. O sadece bunun farkında değildi. Elleri saçlarına gitti. Artık bu şehre uyanmak istemediğini düşündü. Ruhu bedenine sığmıyordu ve artık şehre ve artık aynı masada, aynı odada içilenlere. İnsanları odalardan sokaklara, sokaklardan masalara, masalardan yataklara koşturan şehre ortak olmak istemediğini fark etti. Ama tam bir terk ediş olamazdı bu. Apartmanın altındaki bakkal aidiyet hissettiriyordu. Ama bir şeyler vardı onu nehirlerden denizlere savuran. Bir kadın değil. Bir tutku. Ankara kadar tanıdıklaşan. Döşeği benimsediği balkon kadar. Adam bir sabah uyandı. Başını kaldırdı. Saat geçti. Parmakları sakallarında gezindi. Umut vardı. Giyindi ve çıktı evden çantasını alarak. Başını önüne eğerek yürüdü. Geceyi düşündü. Parmakları dudaklarına gitti. Kadının sırtını öptü. En az erkeklerinki kadar kadınların da sırtlarına şiir yazılabileceğini biliyordu. Öpücükleri ısırıklara dönüştü. Dudaklarını arzuluyordu. Güzel oldukları için değil öyle gördüğü için.  Kaynağından öptü, yüzünü okşadı. Göz kapaklarında gezindi parmakları. Sızıntı kırmızılığa dönüştü, Şarkılar ritimlere. Artık kıvrımları kestirmek kolaydı. Bir gözün size tanıdıklaşması gibi, bir bakkal samimiyetinde. Şehirlerden şehirlere göçen. İki ayrı odada silüetlerinin dolaştığı hissi gibi. Uzun bir parkın içinden geçti kadının hayalini ardında bırakarak. Karısı olmaktansa metresi olmayı yeğleyen kadının.  Asıl kendine ulaşmaktı arzusu. savaş mağduru çocuklara gülümsedi. Çocukluğu el vermiyordu unutmaya.

10 Eylül 2014 Çarşamba

BALKON HİKAYELERİ

aynı tarihi paylaşmış gibiler. kendini hangi pencereden içeri sokacağını biliyor ikisi de.
adam önden yürüyor, elini uzatıyor karanlığa düşmesin diye kadın.
bu bir adam ve kadın hikayesi değil.
bu bir balkon hikayesi.
yıllardır değişmeyen bir sokağı parsellemek aynı hisle.
ekmeğini bandırıp, aynı tastan mercimek çorbası içme kıvamında.
''unutmanın insani gerçekliği'' yine de direnmeye devam etmek.
bu bir unutma hikayesi değil.
bu bir balkon hikayesi.
iki öksüzün bir diğeri olmadan yaşayabildiği iki ayrı şehrin hikayesi.
mor halkalar içinde sarı bir çift göz,
bazen dokunuyor
ama kaçtığı da çok.
cebinden bir kağıt çıkarıyor sonra katlayıp yerine koyuyor.
''uzakta bir mavilik'', başka şehrin sabahını haber veriyor.
iki adım ötesi nefret dolu insan sınırı.
bir sızıntı adamın beyninden içeri,
gözleri mor halkalar içinde sarı.
öyle hasta ki ama ruhu değil.
hırkasına sarınmış kadınlarını yanında oturup,
sadece içiyor.
içmenin her halini yaşıyor.
tereddüt etmeden elleriyle bacak aralarını yokluyor kadınların.
öleceğini biliyor, bağlanmıyor.
ölmeseydi de bağlanmayacaktı.
yorgun...
yorgun adamlar tehlikeli.
yorgun olsa da durmuyor.
bir mezar olacaksa, başkasının adıyla anılmasın diyor.
''ben'' incitmek değil.
sigarası ağzından düşse halılar ve yataklar yanacak.
mesela asla evladını görmeye gittiğinde asfalt yolda yüzükoyun dinlenmeye durmayacak.
mesela asla görmeye gideceği bir evladı olmayacak.
dağları olacak milyonların saklandığı.
tutkulu kadınları, hüzünlü şarkıları.
elleri sararacak tütünden.
elleri hep bir sıcaklık arayışında.
söylemeye meyilli olduğu onlarca yalan var.
o yüzden hiç soru sormayacaksınız.
bu bir adam hikayesi değil.
bu aynı derecede kadınları seven bir kadın ve erkek hikayesi
Balkona hasret kalmış pencere silenlerin hikayesi.
Adam hikayeleri severdi.
adam hikayeleri olan kadınları severdi.
adam hikayeleri olan kadınları yaşamayı severdi.
zaten kadının hediye edebileceği bir hikayesi yoktu.


























30 Ağustos 2014 Cumartesi

PARLAMERT

Camının dibinde patlıyorsun suratıma böyle öfkeyle
Sana yakışmayan bir akneymişim gibi.
Sıçrayışım uykudan, yere düşüşü yaşamak için atalarım gibi.
Oysa sanıyorsun ki yanındayken iyi bir şey.
Bir izin versen, uyanmayınca atlarım rüyamdan.
Kapı kapanınca elini sıkıştıran benmişim gibi.
Bakmadan konuşman
Bakmadan gidişin
Akmadan içime
Ağrıma gidiyor.
Zifte bulaşmadan asfaltta eriyen sakızı görürsen anlat ona
Kuş kafesleri için limon kasalarım olduğunu.
Uçarsa bırak düşsün
Düşerse senin olmamalı bir ölü.
Merdivenlerde otur şiir oku
Kusuncaya kadar iç,
metro durağında, sokakta pilav satan adamdan pilav al
Haliç'e uzat ayaklarını
Ezanın sesini dinlemeden gitme istanbul'dan
Boğaz'da yankılanır ses.
Çitlenbik aile çay bahçesinde...
Hayır avazım çıktığı kadar bağıramam.
İstilasıdır erkekliğin, babalar gibi gömleğinin sol cebinde sigarası
Mağaradan soy devamı.
Ben şimdi maymundan gelmeyiz desem
Haşa.
Üç öğün yemek. Saatte bir tuvalet.
Rutin hayat portresi.
Ayak-baş ve parmağındaki ayakkabı yanığı.
İşi bulunca çocuğunu yanına aldıracak anne çaresizliği.
Okunacak kutsal kitaplar! Yoksa cehenneme yallah!
Ne vicdansız Allah'ın varmış dediğimde suratımın yaladığı tükürük gibi.
Ben buna aşk desem,
Inancımı inançsızlık göreceksin.
Sen kendini tanrı görürsün mağarasındaki.
Sana yanmazsam yakmakla tehdit edersin beni.
Ben Metin derim, hani pantolonları tecavüz kemeri.
Metin dedim. Ağzımdan çıkan ilk kelimeydi.
Döndü. Kızarmıştı gözleri ve gülümsedi ki hem de ne gülümseme.
'Ne olur evine git' dedim.
Gözleri kızarıktı, dudakları gülümsemeli.
' Ne olur evine git' derim.
Bu ay, bu bank, bu sessiz gece şahidim olsun ki ben değilim olan deli.
Camının dibinden saksılar patlatıyorsun öfkeyle.
Sen diyorsun İstanbul'u sev, onu sev, büyü onda, onda yürü
Ben yüzemem tuzda.
Kapıyı az öteye kaydırıp bir sokakta, sardunyalar değil mor menekşeler kokarken al beni sırtına.
Atlarım arkandan tüm yükümle eteklerim dolaşsın diye beline.
Dolaşsın diye bedenim bedenine.
Yemini içersen ibadetle dolacaksın, gömleğine uzanıp sigarandan alacaksın.
Parmaklarında tutup izmaritini dizine vuracaksın,
Çakmak yok, yanacaksın.
İstanbul gibi.
İstanbul
İstanbul
İs,
Tan.














































25 Ağustos 2014 Pazartesi

KARA KEDİ

     Sesindeki acıdan nefret ettiğini düşündü. Başkalarının acı çekmesine müsaade etmeyecek kadar bencil olduğunu... Bir insan her an acı çekmemeli. Mutfağını sahiplenen bir annenin hakimiyeti gibi. Ona ait olan o en bakir duyguya dokunmaya yanaşamazmışsınız gibi. Delik deşik etmiş olması sizi ilgilendirmez.
     -Arnie öldü.
     - Kara kedinin canı cehenneme. Minicik karnına parmaklarımı dolayıp bağırsaklarını patlatmadığıma şükretsin.
     Adam üzüldü. Kedinin ölmesine değil.
     Deri koltuğa yayılmış adamın karşısında yine en boynu bükük haliyle, biraz daha kamburlaşarak oturdu. Konuştu. Daha da konuştu. Kendine kızdı. Ağladı. Sigara sarıp durdu. Otu döndü. Beyninden vuruldu. Sakinleşti. Yüzünde öyle bir acı ifadesi vardı ki, öyle ki baktığınızda sizin acı çekmeye hakkınız olmadığını söylerdi.
     Kadın ölen oğlu için yas tutmaya hakkı olmadığını düşündü. Hem nerden onun oğlu oluyordu?   Kadın telefonu kapattı, otobüs şoförüne parayı uzattı. Bazen kalbi sıkışırdı nefes aldırmazdı ya işte öyle bir yumru vardı karnında. Ilkel duygularıyla alakalı olamazdı bu. Insanlar kendilerine ait olanı yitirmedikçe umursamıyorlar diye düşündü.  Kadına ait olmak isteyen erkeğin, sırf kadın seviyor diye bir ölüyü sevmesi.  Kadın tiksindi. Tuhaftı. Bu duyguyu eşeledikçe rahatladığını fark etti. Gözlerinde iki far yandı. Gök mavisi bilmem ne marka arabanın çarptığı gibi çarpmaya hazırdı.  Cinayeti Karşıyaka'nın işlek bir sokağında işlemesi gerektiğini düşündü. Adam Bukowski sendromundaydı  ve elit bir sokakta ölmek hakaretti ona. Kadın otobüsten indi. Kadın egosunu yok edebilseydi üzülmeyecekti. Ağlamadı. Sigaraya başlamadı. Kafayı bulmadı. Ölüsünün üzerine tükürdü ve kahkahalar attı. Yemek yedi. Mutsuz değildi sadece biraz suskun. Katil soğukkanlılığı vardı üzerinde. Hayır adamı suçlamadı. Kendisini de. Kimseyi. Adamı ona gözyaşı bırakmayı akıl edemediği için biraz boğmak istedi. Izmariti kafasına basmayı düşündü ama sonra o ifadesini görmekten nefret
ettiğini hatta bu saatten sonra o ifadesinin daha da keskinleşeceğini bildiği için yok olmasını istedi. Otobüs uzaklaştı. Şoförden para üstü istemediğini farketti. Kimseye bir şey söylemeyecekti. Yas tutmayacaktı. Yatağı düşünmeyecekti. Duvardaki resimleri, balkondaki saksıları, banyodaki ıslaklıkları, en çok da Mustafayı düşünmeyecekti. Eski dostunun verdiği siyah defteri çöpe atacaktı. Mor halılı evi silecekti içindeki anılarla. Aşık ve tehlikeli kadınlardan uzak duracaktı. Bencil ve tehlikeli kadınlardan uzak duracaktı. Hayatla arasına kara kedi girmişti.Ölüyü de onlara devredip gidecekti.
     Gitti.




20 Temmuz 2014 Pazar

ÇOK SÖYLEMEYE GEREK YOK

Çok söylemeye gerek yok. Çok konuşmak için çok fazla dinlenmemiş olmalı insan. Çok konuştuğu için kendinden utanan insanlar tanıyorum. Virgülle başlayıp üç noktayla bitiriyorum cümlelerimi. İsteyen istediği gibi anlasın diye. Susmayı tercih ederdim. Evet edebilirdim belki ama sanırım kendimi, savaş açtığım bir başka dünyanın kralına heybe içinde naif tehditler yollayan, iki dünya arasında gidip gelmeyi görev edinmiş bir ulak olarak görüyorum.
Bir zamanlar çok büyük bir kumsalda çok büyük bir balıkçı varmış. her sabah uyanır kayığını alır bir önceki günden daha uzağa gitmeye çalışırmış. Elinden geldiğince kayığının bakımını yapar, kendisi gibi yorgun olmasını anlar ama amacına ulaşmadan da onu özgür bırakmak istemezmiş. Ceptin gezegenin en uçsuz bucaksız denizinin kıyısında konuşlanmış, en büyük hayalini yerine getirebilmek için elinden geleni yaparmış. Bu yorgun ve yaşlı kayıkçı her akşam yaktığı ateş başında birbirinden lezzetli balıkları pişirirken bir yandan pödeki tütününden çiğner, ona ulaşmak için her sabah saatlerce kürek çektiği cenneti düşünürmüş. Yıllardır tek amacı Ceptin gezegeninin uçsuz bucaksız denizinin diğer kıyısındaki cennete ulaşmakmış. Binlerle çarpılan günler sakallarını beyaza döndürürken, bir yandan umudunu diriltirmiş. Bazen kıçını kuma gömüp, yüzünü karanlık suya dönmüş kayığına bakar, ona çektirdiği eziyet için pişmanlık duyar sonra gideceği cennette ona emeğinin karşılığını vereceğini düşündüğü için pişmanlığını,  bir tanrı edasıyla göğsünü kabartan bir gurura çevirirmiş. beklediği gün gelmiş çatmış. Bu denemesinde daha önce gitmeye cesaret edemediği kadar uzağa gidecekmiş. karanlık çöktüğünde, binlerle çarpılan günler sakallarını beyaza döndürmüşken, cennet artık yeterince yakındadır diye düşündü. kayığına uzandı. son ricasıydı. bindi kayığa, cenneti ona çok yakıştırmıştı. yeşil bir nehrin kenarında gün batımını sonsuzluk penceresinden bakıp, her gün yüzünü döndüğü manzarasında, ateşler saçan güneşin onu terk edişini hayranlıkla izliyordu. Bu kadar dayanması beklenmezdi normalde. Yola çıktı. Ağzındaki tütünü çiğnemeye başladı. Mutluydu. cennetten çok, emeğine karşılık bulması heyecanlandırıyordu. Yol uzundu. İkisi de yorgundu. Deniz asla yitirmiyordu şehvetini.  Kızgındı. Kızacak kadar çok içindeki milyarlarca çocuğunu doğuramamıştı. Kendi dengesinde kurulmuştu gezegenler arasında köprü olan deniz. öfkeliydi. Kadınlığını vurdu gökyüzüne. kayığı yuttu. Adamı yuttu. öbür ayağının dibine kurulmuş cenneti vermedi onlara. Hangi birimiz adamın ve kayığın cennete ulaşmasını isteyebilir? Cennetin varlığına inanmazken. çekici vurmayı düşünmek yerine çekici kafasına geçirebilecek yokken. bu yüzden çok söylemeye gerek yok. kaderini belirlemen için izliyorum sadece. haritası çizilmemiş bir hayatın içinde yaşamaya akmak, söylemek istediklerimi içinde hayal barındırmayan denizin bu tarafına atar. denizlerde halatlar. hem kendi ulaklığını yapan krallar, kime güvenebilir.


















15 Temmuz 2014 Salı

BEN ASLINDA BÖYLE DEĞİLİM

       Annem onu dinlemeye başladığımdan beri bana yeni şeyler öğretmeye başladı. Bunu fark etmem neredeyse şu anki ömrüm kadar zaman aldı. Gözlerini hafif kısarak, telefonun öbür tarafından bana ulaşan sesini kısarak, ömründen biraz daha kısarak konuştu:
       Kanalların kenarlarında türlü türlü bitkiler yetişir. Koparırsın ama sonra yenisi çıkar. Yaşadığın apartmanların duvarlarının içine saklanmış borularından,  görmek istemeyeceğin yerdibi uzaklıklarında gezindikten sonra yeryüzüne kavuşan bütün atıkların, sen daha yenisini üretmeye meyilliyken fosilleşip güzel bitkiler yeşertir. Yaşam dediğin döngü,  gübrenin içinde boy veren kıvrak gövdeli birbirinden güzel çiçeklerdir. Gübre boktur oysa, ama gübreden beslendiği için çiçeği çirkin olmakla suçlayamazsın.
       Güneşin haşladığı betonda, kurumuş bir yaprağın, rüzgarın yardımıyla, bütün bahçeyi  süpürürken çıkardığı ses beni kendime getirdi.  Burnumun üstünde her an alnıma şaplak yiyecekmiş hissi veren sahte gözlüğüm gözlerimi yakıyordu. Kimseye belli etmiyordum. Yıllar sonra bir okulun merdivenlerinde oturmuştum ve artık liseli oğlan çocuklarından yaşlıydım. Dualarını eksik etmeyen annelerle dolu okul bahçesi, bana içeriden tabutunu taşıtmayı bekleyen ölülerle dolu bir morgdaymışım gibi hissettiriyordu. Oysa güneş öyle sıcaktı ki, ona en yakın gezegende güneşlenmeye çıkmış biri gibiydim. Saç diplerimdeki terler ensemde küçük bir zikzak çizip omuzlarıma akıyordu ve omzumu öpen adam, terlemiş omuzlarıma bıraz daha ıslaklık katıyordu. Liseli oğlan çocukları için yaşlıydım ve güneş beni en uzak gezegene itiyordu eritirken betonda.  ‘’Anneler dua etmekten başka ne yapar ki?’’  Fedakarlık ne için yapılır? İnsan gerçekte karşılığını almadan kim için iyilik yapar? Kendi bilincinde her şeyi çözüme kavuşturmuşken, bir diğerinin senin içinde, senin bedeninle eş bir kalıba dökülüp, senin gibi olmasını isterken, annelerin sevgiye karşılık sevgi,  yedi aylıkken takılan çocuk bezine karşılık, yedi yüz yetmiş yedi aylıkken takılması istenen yetişkin bezleri senin kalıbının çok ötesine geçmemeli. Çünkü anneler siz onların altlarını temizlemeye hazır hale gelmişken kendi fosillerini çoktan bırakmış, sizin de ağzınızda karşılıksız sevginiz için armağan ettiğiniz dualar kalmıştır.
       İsteğin yeterli olmadığını kanıtlamıştır hayatlarımız. Çünkü istek en büyük hareketi serçe  parmağıyla kulağının içini yokladıktan sonra, parmağını çaktırmadan tişörtünün içine silen bir insanın istekliliğiyle aynıdır. Ve yeterli olmayacak kadar pasiftir. Kimse elinde çantası, üzerinde takım elbisesiyle, bir anda karşınıza çıkıp en sevdiğiniz pastadan, kahvenizin kıvamından, şeker oranından bahsedip, kafanızdaki dahiyane fikirleri, istediğiniz kadar kadın ve erkek  becertecek kadar yüklü bir meblağ karşılığında sömürmek istediğini söylemeyecek. Akşam eve gittiğinizde, hamurunda ekşi yoğurt olan kekin yanında çay içip, bir gün devralacağınız bayrağı taşıyan şişman annenize ya da kanepeye kaykılmış, serçe parmağıyla kulağını karıştırırken, bir yandan kanal değiştirmekle meşgul olan babanıza dönüşmeyi bekleyeceksiniz.
       Kendinizi anlatmak isteyeceksiniz. Benim yaptığım gibi siz de direneceksiniz. Aslında ben böyle bir insan değilim deyip, sarhoş olup, neşelendikçe tam bir kahpeye dönüşeceksiniz. Elleriniz bedeninizde saçma sapan dans edeceksiniz.
       ‘’düşünmüyorum’’ dedim. Saklamak istediğim çok şey varmış gibi. Oysa o kadar çok insana pişman olacağım sözler söylemiştim ki, birkaç şey daha söylesem daha fazla pişman olmaya yer kalmamış olduğunu anlayacaktım. Söylemedim.   Sözlüye kaldırılmış tembel bir öğrenci gibi, kendi karşımda acizce kıvranmamak için müdürün çağırdığını söyledim.  Odasında kadeh tokuşturup, sarma sigaralar yakıp, leş gibi kokup, uyuyup, uyanıp, sevişip, uyuyup, uyanıp, içip, yemek yapıp, kağıt oynayıp, içip, sarmaş dolaş olduk. Yüzüme baktı:
       ‘’çok güzelsin’’ dedi.
       ‘’düşünmüyorum’’ dedim.
       Yüzüme baktı. 
       ‘’Frittillaria imperialis’’ dedi.
       ‘’düşünmüyorum’’ dedim.
       Ona aşık olmak üzere olduğumu düşündüm.
        ‘’ben aslında böyle değilim’’ dedim.  Çiçek olmakla gübre olmak fark olmadığını anlatmak istemediğimi fark ettim. Bütün detayları atlayıp sonuca ulaşmış, kendimden utanmış, ama bütün ağırlığını başkalarının omzuna bırakmış insanlar gibi o an içinde bulunduğum umursamazlıktan hoşnut bir halde daha fazla beynim bulansın diye onurumu da meze yapmıştım. Çünkü çiçeğe daha çok değer veren birilerinin annesi olmak için çok gençtim. Tiksinerek baktı yüzüme.
       ‘’git’’ dedi.  Gülümsedim. Telefonum çaldı. Arayan annem değildi. Karşıdaki ağladı. İçmişti belliydi.         
       ‘’Ben aslında öyle değilim'' dedi. Öldürmek istedim onu. Telefonum çaldı.
       ‘’Pia’’ dedi.
       ‘’öl’’ dedim.
        Bana dokun ve öl. Akışkanım, ne kadar çok avuçlarsanız o kadar çok kayıp giderim parmaklarınız arasından.  Buzsuz bir kadeh uzattı.  Tuzluydu dudakları.  Yorgundu. Nefretinin büyüklüğüyle yordu. Susmadı çünkü biliyordu sussa kimseye bir daha ben böyle değilim diyemeyecekti. Yüzüme baktı, suratı ekşidi. Biliyordu ki gözlerimiz bir saniyeden fazla aynı düzlemde dursa, gülümseyecekti.  Şarkıyı dinlemeye açtı kulaklarını.
       ‘’haklıyım balık gibi, tutulmuş daha yeni’’
        Beni onu öldürmekle suçlamıştı. Çırpındıkça üstümü tuza buluyordu. Annesi ve babası olmamı isteyen yeni yetme ahmaklara sırtımı dönüp gitmişken, aşkı onu azılı katil yapmış kadınlarla karşı karşıya geldiğimi fark etmemiştim. Sabah çölde uyanmışçasına, dolaptaki reçel kavanozunu ağzıma dayadım.  Vücudumda yeterince alkol vardı. Ağzım kupkuruydu. Öpmeliydin beni. Herkese açık dudaklarım var. Kuru ve bitkin.  Öpmelisin. Vücudumun her noktasına yayılmış şehvetle, dudaklarımı açıyorum. Kupkuru. Yüzüm ıslak. Omuzum ıslak. Dudakların nefret dolu. Yağmurdan sonra üzerime düşen ceviz büyüklüğündeki buz kütlesi gibi soğuk. Isıt lütfen. Şehvet.  Annen olurum. Şefkat . Dualarım seninle. Ağlama… Kapat telefonu ve unut beni. Teknolojiden nefret ederim. Telefonu denize atıyorum. Suyun üstünde suratım yanana dek güneşten ölmüş gibi nefesimi tutuyorum. Reçel vücuduma akıyor. Öp beni. Öldür-me. Seni öyle çok sevmem ki sen bile şaşırısın buna.
       Nefes nefeseydi.
       ‘’senden nefret ediyorum’’ dedi.
       ‘’düşünmüyorum’’ dedim.
       ‘’pişmanım’’ dedim.
       Onu daha erkek yapan bıyıklarının altından gülümsedi. Biliyordu ki ne kadar acı çekersem çekeyim, onunkini hafifletmeyecekti. İnancı da yoktu. Kendi deliliğinden ve onu sakinleştiren öfkesinden başka hiçbir şeye. Geçmişe takıntılı insanlar, sen ve ben gibi tüm ruh hastaları yıkıldığını hissettiğinde, onları ayakta tutacak bir şey bulduğunda hiç tereddüt etmeden yapışır ona.
       ‘’nefretinden korkuyorum’’ dedim ‘’bana olduğu için değil bu kadar büyük bir nefret duyulabildiği için’’
       Elleri bedenimde gezdi. Annesinin dudaklarından eksilmeyen dualar gibi her noktayı deldi geçti. Annesine daha fazla kek yemek istemediğini, dua etmekle, istemenin aynı acizlik olduğunu  ve annesinin inancına karşılık onun inancının günah sayıldığını söyleyemedi.
       ‘’Camilla Lopez’’ dedi. Ağladı.
       ‘’Vera  Rivken’’ dedi. Ağladım.
       Ben Arturo Bandini’yim dedim. İnanmadı. Bunun için yeterince kibrim ve özgüvensizliğim vardı.
       Uzun zaman önce başkalarını suçlamanın insanı daha haklı hale getirmeyeceğini anlamıştım. Bütün bir yükü başkalarının omzuna yüklemek, seni daha fazla hafiflemeyecekti. Sütten kesilmemiş bir bebeğin annesinin memesine duyduğu ilgi, annenin zorunluluk hissi. Sevdiğim ve beni seven adamların hissettirdiği. Sevmediğim ve beni seven adamları hissettirdiği. Sevdiğim ama beni sevmeyen adamlara hissettirdiğim. Pergel gibi baş başa vermiş iki ayrı evrenin, bir birine bir türlü çarpmadan dönüp durması gibi. Ne zaman çarpışsak, o zaman kan akacak. Ne zaman çarpışsak, benden daha kötü birini bulur diye öldürmekten vazgeçtiği kadar nefret duyacağı bir duygu ortaya çıkacak. Tabancasının horozunda duran çakmak taşı gibi tehlikeli olurum. Bir kıpırdasam alevlenip birilerini yok etmeye müsaittir vaziyet.  Oysa öldükten sonra mezarına gelecek birilerini geride bırakma kaygısıyla yaşamış insanlardan biri olmak istemediğimi o kadar çok söyledim ki. Oysa satın alınacak bunca duygunuz varken hayvanlardan uzak durulmasını söylediğim halde, beni kapısında her gün elindeki poşetleri alıp mutfağa taşıyacak dolgun kalçalı eşi olarak görmek istemeniz ve bir akşam kanaryanın hapsedildiği bir kafesle gücükler saçarak gelen bir resmin içine yerleştirmeniz, beni çok iyi anladığınızı gösteriyor.  
       Telefonum çaldı. Arayan annemdi. Ağlıyordu. Yanında olmadığım için suçluyordu. Onun yüzünden bırakıp gidemediğim için bu hayatı, ona kızgın olduğumu bilmiyordu. Çiçek olduğumu iddia ediyordu. Kokumdan tanırmış gibi. Başka evlatların kokusuna karışmış kokumu nasıl ayırt edebildiğini sormadım. Aşka karışmış, şiirken hayat olmuş Pia’nin gerçekte asla onu sevmeyeceğini bildiği halde elinde satılık kuşla gönlünü çelmeye geldiği an, namlunun ucundaki barut kokusunu alamadığına şaşırdığım halde soru sormadığım gibi.
       ‘’seni özledim’’ dedim.
       ‘’bütün hikayeni biliyorum’’ dedi
       ‘’baban iyi adamdı, hiçbir akşam eli boş gelmezdi’’ dedi.
       ‘’kanaryaları sever miydin?’’ dedim.
       ‘’hayır, sadece ağlamasına dayanamıyordum’’ dedi.
       Dayanamadım kalktım gittim. Hava güneşliydi. Güneş güzlüğü gözümü yakacak kadar sahte.  Zili çaldım, kanarya sesini duydum, durmadım girdim içeri. Sarıldım, şişmandı, ellerinde ekşi yoğurt kokusu vardı. Şişmandı, mutfağa koştu. Salona geçtim, yorgundum. Üç kişilik kanepede kaykılmış, serçe parmağını silmekle meşgul olan adama en uzak köşeye oturdum.  Önümdeki sehpada bir dilim kek ve bir bardak çay duruyordu.







27 Haziran 2014 Cuma

FİRKETE HALIDA

Olmadı gibi dursa da hep bir kaçış yolu vardır. kafam yükseklerde, iyi ki beni tanımamış tanımamış olanlar. Nazar boncuğu takılmış firketeyle yeni dostuklarınızı iğneleyin. Midem bulanıyor. Kafam yükseklerde. Hepiniz ama hepiniz midemi bulandırıyorsunuz. Hayır üzgün olmak için yeterince kötü değilim.Yanılsamalar, ''mış'' sanmalar,  korkmak, yok olmuş olmasından korkmak, yanlış anlamalar, yalanlar; firkete kimin yakasında kestiremiyorum.  Adrenalin. Kan şekerimin yükselmesi gerekir. Düşüyor. İlk defa helva gibi oluyorum. Bütün vücudum ağrıyor. Bütün gün uyuyorum, sonra gün ışıyınca yine başlıyorum asgari ücretle çalışan bir işçi gibi görevimi yapmaya. Ah tırnaklarım uzuyor, çok çabuk uzuyor, şarkı üzüyor, tecavüz üzüyor, en çok da ''kim söyle ismini?'' üzüyor. Gerçekten görüyor musun halimi?  kaçış yolu var evet. Adrenalin yükseliyor, kan şekeri düşüyor. Daha önce güzel gelmediği kadar güzel geliyor intihara sürükleyen acılar. Şehirleri terk etme vaktinin geldiğini neden söylemediniz? Beni vurma, beni benim acımla vurma. olmaz, başkalarını da işin içine katarak olmaz. Vurmak için kafasına, parçalamak için beynini seni sevmesine gerek yok. Hatta vurmak için bir nedene de ihtiyacı yok ama bundan şeref duyarım. Bir salıncakta iki kişi. Çocukların ayaklarıyla bastığı yerde. başka bir evde, sana ait olmayan bir halıda oturup, halından bile vazgeçebilecek kadar yorgunken, adrenalin, kan şekerim yükseliyor.

10 Haziran 2014 Salı

KÜRTLER NEREDE?


     
     Nefretinizle büyüttüğünüz gençliğinizin hesabını nasıl vereceksiniz vicdanınıza?
     Etrafta insanlar var hepsi bir şekilde tükenmeye yakın sabırlarını bir daha zorlayarak son çığlıklarını basıyorlar külden farksız ciğerlerinize. Evet ırkın kalleşliğini ve insanları getirdiği mekanik duyarsızlıklarının sınırını gördüm ve kendime insanlık dışında başka bir kimlik yakıştırmadığımı söyledim. Verdiğim bu söz, zamanı geldiğinde çiğneyeceğim bir söz değildi. Ama kimse beni bugün Kürt halkına yapılan zulme sessiz kalan sözde evrensel duyarlılığa sahip toplumcu ahmaklara sövdüğüm için faşistlikle suçlamasın. Birileri çıkıp duygusal davranıyorsun diyecek. Birileri kendi Faşistliğini görmezden geldiği için beni suçlamaya çalışacak.
     Hayır susmamayı tercih ediyorum.
     Hayır susmamak beni daha önemli bir insan yapmayacak ama susmak beni vicdanıma hesap veremeyeceğim bir böcekten farksız hale getirecek.
     Ottan beyin hücreleri iflas etmiş arkadaş, işin ucunda uyuşturucu var deyip sıyrılamazsın işin içinden.
     Ailenin kutsallığından bahseden arkadaş,  yıllarca öldürülmüş babaları, tecavüze uğramış kız kardeşleri,  babanın oğluna zorla tecavüz ettirildiği 5 nolu’yu, yedirilmiş dışkıları, kendini inkar etmesi, aksi taktirde defolup gitmesi emredildiği için okumak yerine silahı tercih etmek zorunda kalmış gencecik çocukları görmezden gelip,  derin darbeler almış o aile bir araya geldiğinde,  yaralarını sarmasın diye dillerini de yasaklayıp, her türlü bağları zedelendiğinde sesini çıkarmamışsan, sormak istiyorum ‘’ aile olmak’’ demek senin lugatında ne olmak demektir?
     ‘’Ama insanlık’’ dediğin anda ‘’Askerlerimiz öldürdüler’’  demekten başka bir şey ezberlememiş güzel vatanseverler, o askerlerin yarısı umrunuzda olmayan, hatta fırsat geçse elinize, bir kaşık suda boğacağınız  Kürtlerdi. Anayasada, bu ülkeyi ilgilendiren herhangi bir konuda, yapılmak  istenen herhangi bir değişiklikte, dikkatinizi, verdikleri zarardan öfkenize yönlendirecek haberlerle ‘’süslediler’’ televizyonlarınızı. Her seferinde daha da bir öfkelenerek, sorgulamadan nefret ettiniz Kürt halkından.   
     Zorla koruculaştırılmak istenen bir halkın direncidir yaşamaya direnmek.  Onurunu paradan daha değerli görmektir doksanlarda Kürt olmak.  Evet,  her halükarda eline sıkıştırılmaya çalışılan ‘’Devlet Silahı’’yla, kardeşini, annesini , komşusunu vurmak yerine, öldürmekten başka bir tercih verilmediği için dağlarda öldürmeyi öğrenmek demektir. 
     Bu neden bu kadar korkutuyor ki sizi? Nefret sadece size has bir duygu değil. Nefret emin olun diğerlerinde durduğu kadar sizde de çirkin duran bir duygu. Katil olmak demek biri eline silah alıp diğerini öldürdüğünde, buna sevinmektir ayrıca. Nefret ‘’kardeşi kardeşe’’ kırdıran Devletin işbirlikçisidir ve maalesef halkta da bolca bulunan bir duygudur. 
     Gezi’de birçoklarının tepkisi  çevreye verilen zarara ya da faşizme karşı değil,  AKP iktidarınadır. Doğaya karşı duyarlı olan biri insanları kimliğiyle yargılayacak biri değildir. Haksızlıklara boyun eğmek istemeyen biri kimseye haksızlık etmemelidir ki, haksızlığa uğradığında yanında birilerini bulabilsin.  Kürtler nerede diye ağlaşanlar… Bu soruyu on yıllardır insanlık ve vicdan nerede diye sordu Kürtler. Milliyetçisinden Cumhuriyetçisine, Dincisinden Darbecisine, sadece Akp değil sizin tapındığınız Devlet Babanız  her dönem, siz halkı da yanına alarak Kürt halkını kökten kurutamadığı için, her türlü  çirkin politikasını uygulamıştır. Tarihinizde kara delikler açmıştır. Çocuklarına güzel ve aydınlık bir gelecek bırakmak isteyenleri gittikçe büyüyen bu kara deliklerle, geleceği kana boğmaktan başka bir şey yapmayacaktır.

ÖLÜ ÇOCUKLAR

    Aşağıdaki liste öldürülmüş ve öldürüldüğü tespit edilmiş çocuklara ait bir listedir. Faili meçhul(!)leştirilmiş listedir.  Öncesi ve sonrası devam eden bir listedir. Aşağılık bir zihniyetin tablosudur bu.  Kürtler nerde diye soranlara :
     Kürtler toprağın altında, domuz bağıyla bağlanmış bir şekilde köprülerin altında, salin ve siyanür gazlarıyla zehirlenmiş uyumaktalar, mayınların parçaladığı bedenleri kayıp, onları aramaktalar, öldürüldükleri kurşunların parasını isteyen devletin parasını çıkarmak için, yarı fiyatına it gibi çalıştırdığınız tarlalarınızdalar. Müebbetlerle tutmaya çalıştıkları hapishanelerde işkencedeler, hasta yataklarındalar. Asit ziyafeti veriyorlar, Kürtler nerede? Gidip onları çıkarıp aranıza almaya cesaretiniz var mı?  Gidip onları bulmanız lazım önce. Yardımcı olayım size , bir kısmı aşağıdaki listede.
1989 (Toplam: 2 çocuk)
19 Temmuz: Mahmut Yaşar (10), Şırnak
20 Eylül: Fahrettin Ertaş (10), Şırnak
1990 (Toplam: 21 çocuk)
20 Mart: Abidin Tuncer (10), Cizre
1 Nisan: Berivan Kara (1), Uludere
1 Nisan: Behecan Kara (9), Uludere
31 Mayıs: Canan Özen (8), Derik
10 Haziran: Rahime Kayran (10), Basa
10 Haziran: Meryem Kayran (10), Basa
10 Haziran: Taibet Öner (3), Basa
10 Haziran: Vasfiye Öner (10), Basa
10 Haziran: Sait Kahraman (4). Basa
10 Haziran: Hayrettin Öner (5), Basa
10 Haziran: Fatma Kayran (15), Basa
10 Haziran: Mehmet Kayran (5), Basa
10 Haziran: Hüseyin Kayran (3), Basa
10 Haziran: Haniye Özdemir (10,) Basa
10 Haziran: Takviye Öner (15), Basa
10 Haziran: Ömer Bestaş (16), Basa
14 Haziran: Cevdet Güler (14), Hakkâri
14 Haziran: Fehime Güler (9), Hakkâri
6 Ağustos: Faruk Aktuğ (13), Silopi
30 Ekim: Ş. Pınar (11)
12 Aralık: Hadi Dalan (11), Lice
1991 (Toplam: 12 çocuk)
28 Şubat: Salih Talayhan (17), Şırnak
4 Mayıs: Murat Ardıç (13), Bingöl
8 Haziran: Emine Latifeci (11), Hazro
25 Haziran: Rinde Latifeci (13), Hazro
10 Temmuz: Behzat Özkan (14), Diyarbakır
3 Ağustos: Hediye Dilçe (18), Cizre
12 Ağustos: Ferzan Ceylan (12), Dargeçit
12 Ağustos: Abdullah Ceylan (12), Dargeçit
6 Eylül: Ömür Eriş (11), Kurtalan
20 Ekim: Nezahat Kızıl (6), Siirt
20 Kasım: İsmet Mirzaoğlu (15), Ahlât
24 Aralık: Veysi Aktaş (13), Lice
1992 (Toplam: 115 çocuk öldürüldü)
6 Ocak: Emine Turan, Nusaybin
14 Şubat: Seyfettin Kapkaçin (18), Mardin
14 Şubat: Abdülselam Özbey (15), Mardin
15 Mart: Mehmet Evren (12), Cizre
18 Mart: Vesile Say (9), Dargeçit
18 Mart: Bedia Say (15), Dargeçit
18 Mart: Yasin Say (17), Dargeçit
18 Mart: Sami Say (10), Dargeçit
19 Mart: Hıdır Acet, Nusaybin
21 Mart: Muhrise Altay (18), Cizre
21 Mart: Hüseyin Altan (14), Cizre
21 Mart: İsmet Arvas (16), Van
21 Mart: Çetin Bayram (16), Van
21 Mart: Davut Soyvural (15), Gercüş
21 Mart: Mehmet Emin Acar (10), Şırnak
21 Mart: Nebat Kakuç (17), Şırnak
21 Mart: Bülent Zeyrek (16), Şırnak
21 Mart: Emin Tetik (15), Şırnak
21 Mart: Mehdi Günen (9), Şırnak
21 Mart: Halil Bebek (2), Nusaybin
21 Mart: Ahmet Kaya (1), Nusaybin
21 Mart: Fatma Kaçmaz (4), Yüksekova
22 Mart: Hatice Acar (5), Şırnak
22 Mart: Kadriye Kakın (17), Şırnak
22 Mart: Mehmet Nezir (13), Şırnak
24 Mart: Medeni Aydın (18), Batman
24 Mart: Bahri Çınar (12), Ömerli
25 Mart: Nihat Celasun (14), Cizre
25 Mart: Fatma Kaçmaz (14), Yüksekova
25 Mart: Medeni Tunç (14), Siirt
25 Mart: Medine Sevgi (18), Siirt
27 Mart: Süleyman Ayal (14), Urfa
29 Mart: Bişeng Anık (16), Şırnak
29 Mart: Mehmet Ekinci (7), Mazıdağı
29 Mart: Şeyhmus Aktürk (16), Dargeçit
11 Nisan: Yasin Çetin (16), Mevzitepe
11 Nisan: Hasan Ayar (11), Mevzitepe
17 Nisan: Cazım Kortak (17), Savur
17 Nisan: Mustafa Ok (18), Savur
18 Nisan: Metin Kıratlı (10), Yüksekova
21 Nisan: Yusuf Bodur (1), Midyat
21 Nisan: Abdurrahman Yeşilmen (12), Midyat
21 Nisan: Hamza Bulut (8), Midyat
22 Nisan: Ayşe Balım (18), Silopi
4 Mayıs: Bişar Bilen (10), Uludere
4 Mayıs: Hanım Tunç (12), Uludere
9 Mayıs: Sıraç Nergis (17), Nusaybin
9 Mayıs: Selim Ata (17), Nusaybin
9 Mayıs: Sait Sağlam (17), Nusaybin
3 Haziran: Mehmet Naif Çevik (9), Nusaybin
10 Haziran: Kemal Şili (18), Tatvan
10 Haziran: Mahmut Güreş (12), Tatvan
12 Haziran: Emir Eyvani (7), Muş
22 Haziran: Gülbahar Tunç (8), Gercüş
22 Haziran: Behçet Tunç (17), Gercüş
22 Haziran: Abdurrahman Gök (14), Gercüş
22 Haziran: Şükrü Gök (10), Gercüş
22 Haziran: Sultan Gök (12), Gercüş
22 Haziran: Emrullah Gök (4), Gercüş
22 Haziran: Haşim Gök (3), Gercüş
22 Haziran: Yeni doğmuş bir bebek, Gercüş
26 Haziran: Medine Kartal (18), İdil
27 Haziran: Yılmaz Tatar (12), Şırnak
Haziran: Abdülcelil Toy (14), Siirt
Haziran: Sadık Turlu (15), Siirt
11 Temmuz: Gülistan Evin (6), Şemdinli
11 Temmuz: Rehan Evin (8), Şemdinli
22 Temmuz: Abdurrahman Akbalık (17), Nusaybin
25 Temmuz: Kadir Balık (13), Dicle
28 Temmuz: Nurcan Özatak (2), Hakkâri
Temmuz: Zuhal Avcı (9), Kulp
Temmuz: Çiğdem Esmer (10), Kulp
6 Ağustos: Hüseyin Bayılmaz (10), Nusaybin
10 Ağustos: Mehmet Erbek (12), Mardin
22 Ağustos: Zeliha Nasanlı (10), Siverek
23 Ağustos: Murat Dağkeser (10), Siverek
23 Ağustos: Orhan Dağkeser (4), Siverek
23–24 Ağustos: İbrahim Artunç (7), Şırnak
23–24 Ağustos: Remziye Artunç (10), Şırnak
23–24 Ağustos: Güler Sökmen (3), Şırnak
23–24 Ağustos: Veysi Sökmen (6), Şırnak
23–24 Ağustos: Sema Sökmen (9), Şırnak
23–24 Ağustos: Gülüm Güngen (6), Şırnak
23–24 Ağustos: Medine Güngen (14),Şırnak
5 Eylül: Fuat Keskin (14), Doğubeyazıt
7 Eylül: Mesut Dündar (15), Cizre
10 Eylül: Cumali Çetrez (9), Hamur
10 Eylül: Şefika Çetrez (7), Hamur
18 Eylül: Ahmet Alan (10), Solhan
1 Ekim: Hüseyin Esrai (16), Kars
3 Ekim: Aziz Bal (17), Dargeçit
20 Ekim: Sinan Demirtaş (18), Nusaybin
24 Ekim: Zeyni Dağ (17), Nusaybin
1 Kasım: Devrim Eleftoz (1), Silvan
5 Kasım: Şurzan Demirkapı (16), Kovancılar
6 Kasım: Milet Samur (14), Şemdinli
6 Kasım: İkmal Samur (18), Şemdinli
6 Kasım: Gülsüme Samur (4), Şemdinli
6 Kasım: Reber Samur (1), Şemdinli
7 Kasım: Şivan Çığırga (3), Cizre
7 Kasım: Nadire Çığırga (10), Cizre
7 Kasım: Sinem Çığırga (13), Cizre
7 Kasım: Fatma Çığırga (9), Cizre
7 Kasım: Bahar Çığırga (7), Cizre
22 Kasım: Coşkun Benzer (12), Kilis
22 Kasım: Fırat Geçmez (18), Silvan
3 Aralık: Mehmet İşler (18), Midyat
6 Aralık: Melek Bora (10), Dargeçit
16 Aralık: Garibe Karasakal (18), Nusaybin
17 Aralık: Veysi Başar (8), Diyarbakır
17 Aralık: Fatma Can (17), Diyarbakır
24 Aralık: Nafi Kalemli (14), Viranşehir
Aralık: Hüseyin Ensari (16), Kars
Aralık: Mehmet Yusufi (15), Başkale
Aralık: Kasım Oval (14), Yüksekova
1993 (Toplam: 66 çocuk)
11 Ocak: Gülistan İşiyok (12), Kulp
12 Ocak: Nezir Ergün (8), Cizre
12 Ocak: Hacer Ergün (6), Cizre
12 Ocak: Hıdır Ergün (17), Cizre
31 Ocak: Naze Ekici (12), Şırnak
31 Ocak: Şemsi Ekici (4), Şırnak
31 Ocak: Hamza Ekici (6), Şırnak
17 Şubat: Esra Saçaklı (8), Silvan
20 Şubat: Abide Ekin (3), Basa
7 Mayıs: Gürgiz Bayındır (5), İdil
23 Mayıs: Naim Aslan, Yüksekova
25 Mayıs: Semra Bayram, Silvan
18 Haziran: İrfan Fidan (17), Savur
7 Temmuz: Mahmut Aydemir, Silopi
7 Temmuz: Fadile Aydemir (6), Silopi
7 Temmuz: Ayşe Yıldız, Silopi
11 Temmuz: Dinçer Levent (16), Hamur
11 Temmuz: Feride Levent (15), Hamur
13 Temmuz: Canan Çiftçi, Diyadin
13 Temmuz: Dilşah Çiftçi, Diyadin
13 Temmuz: Ender Çiftçi, Diyadin
13 Temmuz: Ruken Çiftçi (6), Diyadin
20 Temmuz: Azad Sabırlı (7), Bahçesaray
20 Temmuz: Yunus Sabırlı (2), Bahçesaray
20 Temmuz: Bahar Turan (3), Bahçesaray
20 Temmuz: Sevil Ağaç (7), Bahçesaray
20 Temmuz: Suzan Turan (10), Bahçesaray
20 Temmuz: Yıldız Güzel (13), Bahçesaray
20 Temmuz: Nezahat Elmalı (12), Bahçesaray
20 Temmuz: Eylem Elmalı (4), Bahçesaray
20 Temmuz: Azime Elmalı (14), Bahçesaray
20 Temmuz: Muhammet Yaşar (8), Bahçesaray
20 Temmuz: Hanım Yaşar (4), Bahçesaray
20 Temmuz: Hürriyet Sevgili (12), Bahçesaray
24 Temmuz: C. M. (12), Silvan
30 Temmuz: Elif Rani (7), Pazarcık
30 Temmuz: Gözde Rani (4), Pazarcık
14 Ağustos: Zeynep Çağdavul (18), Digor
14 Ağustos: Selvi Çağdavul (16), Digor
14 Ağustos: Gülistan Çağdavul (18), Digor
14 Ağustos: Yeter Keremciler (14), Digor
14 Ağustos: Zarife Boylu (16), Digor
14 Ağustos: Necla Geçener (14), Digor
Ağustos: Seyhan Doğan (12), Dargeçit
Ağustos: Abdurrahman Coşkun (18), Dargeçit
Ağustos: M. Emin Aslan (18), Dargeçit
11 Eylül: Seyithan Balçık, Cizre
11 Eylül: Mesut Balçık, Cizre
13 Eylül: Yusuf Bozkurt (14), Şırnak
13 Eylül: Halit Akıl (12), Şırnak
21 Eylül: Ahmet Arcagök (11), Diyarbakır
28 Eylül: İdris Ülüş (12), Yüksekova
30 Eylül: Sercan Ülüş (7), Yüksekova
2 Ekim: Şakir Öğüt (7) Altınova/Muş
2 Ekim: Cihan Öğüt (4) Altınova/Muş
2 Ekim: M. Şirin Öğüt (1) Altınova/Muş
2 Ekim: Aycan Öğüt (6) Altınova/Muş
2 Ekim: Çınar Öğüt (3) Altınova/Muş
9 Ekim: Zana Zoğurlu (16), Lice
9 Ekim: Lokman Zoğurlu (17), Lice
10 Ekim: Yalçın Yaşa (13) Diyarbakır
22 Ekim: Dilbirin Canpolat (3,5), Lice
22 Ekim: Suna Canpolat (2), Lice
22 Ekim: Hüseyin Canpolat (15),Lice
17 Aralık: Halil Leco (13), Ovacık
Aralık: Mahmut Erol (15), Dargeçit
1994 (Toplam: 84 çocuk)
3 Ocak: B. A. (12), Hani
5 Ocak: Keko Gül (12), Adana
6 Ocak: Ali Katmış (1), Cizre
7 Ocak: A. Halim Rüzgâr (12), Batman
10 Ocak: Muhammet Bilgiç (5), Cizre
10 Ocak: Ahmet Bilgiç (6), Cizre
14 Ocak: Azad Önen (16), Diyarbakır
18 Ocak: Süleyman Gün (15), Diyarbakır
25 Ocak: Ahmet Efe (8), Diyarbakır
13 Şubat: İbrahim Şeflik (5), Silopi
16 Şubat: Hakan Yalçın (14), Diyarbakır
23 Şubat: Bilavşan Asper (17), Tatvan
26 Şubat: Sevgi Asma (7), Kurtalan
26 Şubat: Sohbet Öngün (3), Sason
26 Şubat: Hanifi Yıldız (13), Sason
26 Şubat: Hüseyin Tekin (16), Sason
1 Mart: R. A. (3), Kızıltepe
19 Mart: Ferman Cingöz (16), Lice
27 Mart: Mirza Yıldırım (3), Şırnak
27 Mart: Mehmet Yıldırım (15), Şırnak
27 Mart: Abdülkerim Yıldırım (2), Şırnak
27 Mart: İrfan Yıldırım (5), Şırnak
27 Mart: Xunaf Yıldırım (3), Şırnak
27 Mart: Çiçek Benzer (2), Şırnak
27 Mart: Ali Benzer (7), Şırnak
27 Mart: Ayşe Benzer (1), Şırnak
27 Mart: Ömer Benzer (12), Şırnak
27 Mart: Abdurrahman Benzer (4), Şırnak
10 Nisan: İlhami Menteş (12), Lice
10 Nisan: Raif Menteş (13), Lice
27 Nisan: Keziban Kalkan (15), Genç
28 Mayıs: Tuncer Güler (11), Ağrı
30 Mayıs: Şerif Ekin (13), Basa
2 Haziran: Ahmet Kaya (13), Yüksekova
2 Haziran: Hasan Demir (14), Yüksekova
5 Haziran: Didar Elmas (7), Ovacık
8 Haziran: Barzan…. (2), Silvan
25 Haziran: Hüsnü Turan (10), Nusaybin
25 Haziran: Eylem Tur (13), Nusaybin
25 Haziran: Süleyman Erik (9), Nusaybin
25 Haziran: Emrullah Zeybek (10), Bitlis
25 Haziran: Hikmet Argün (13), Bitlis
27 Haziran: Xanime Sincar (17), Ömerli
28 Haziran: Hayri Yüksel (15), Ömerli
4 Temmuz: Atilla Kılıç (14), Kozluk
8 Temmuz: Nurullah Solhan (16), Kızıltepe
8 Temmuz: Emrullah Solhan (14), Kızıltepe
8 Temmuz: Selma Solhan (7), Kızıltepe
11 Temmuz: A. Menaf Tunç (14), Siirt
16 Temmuz: Kenan Dartan (12), Kozluk
31 Temmuz: Gültekin Acet (10), Bismil
5 Ağustos: Abdullah Kamçı (16), Yüksekova
8 Ağustos: Sedat Barış (18), Batman
12 Ağustos: Netice Coşkun (14), Kulp
12 Ağustos: Mümine Zümrüt (18), Kulp
15 Ağustos: Çelebi Özgüç (15), Savur
15 Ağustos: İshak Özgüç (13), Savur
22 Ağustos: Savaş Ateş (11), Dicle
22 Ağustos: Halit Güneş (13), Dicle
22 Ağustos: Bayram Güneş (13), Dicle
22 Ağustos: Vedat Balta (12), Dicle
22 Ağustos: İbrahim Balta (13), Dicle
22 Ağustos: İsa Can (15), Dicle
1 Eylül: Nurettin Doruk (18), Diyarbakır
13 Eylül: Sadettin Doğan (10), Lice
15 Eylül: Sedat Öner (7), Eruh
15 Eylül: Mehmet Sercan (9), Eruh
15 Eylül: Cemşit Adıgüzel (13), Eruh
20 Eylül: Şükran Yıldız (11), Çukurca
25 Eylül: Dilek Serin (3), Dersim
25 Eylül: Yeter Işık (16), Dersim
25 Eylül: Elif Işık (18), Dersim
25 Eylül: Recep Tartar (8), Genç
25 Eylül: Kürdiye Savaş (8), Genç
25 Eylül: Emrah Tartar (8), Genç
25 Eylül: Faruk Savaş (11), Genç
2 Ekim: Filiz Kayış, Ceylanpınar
3 Ekim: İlyas Yiğit (6), Çat
3 Ekim: Adil Boztaş (10), Kağızman
9 Ekim: Nurşan Bulut (13), Palu
10 Ekim: Mehmet Üste (12), Pazarcık
31 Ekim: Hamdi Dündar (18), Yüksekova
31 Ekim: Fikri Yılmaz (15), Yüksekova
18 Kasım: Cüneyt Tarhan (11), Tatvan
1 Aralık: Yunus Turgut (13), Silopi
Aralık: Hasip Kaya (9), Doğubayazıt
Aralık: Yılmaz Kaya (10), Doğubayazıt
1995 (Toplam: 7 çocuk)
Nisan: Erol Öztunç (2), Uludere
17 Mayıs: Ahmet Bulut (10), Ömerli
17 Mayıs: Rahim Kumru (10), Ömerli
25 Mayıs: Dinar Aras (12), Iğdır 1995
25 Mayıs: Cüneyt Aras (6), Iğdır
25 Mayıs: Ergün Aras (3), Iğdır
25 Mayıs: Ferdi Aras (2), Iğdır
1996 (Toplam: 6 çocuk)
2 Mayıs: Hazal Sevim (17), Baykan
8 Ağustos: Dilan Bayram (2), Adana
8 Ağustos: Berivan Bayram (4), Adana
13 Kasım: Hatice Bozaslan (17), Derik
2 Aralık: Oktan Çaçan (14), Diyarbakır
11 Aralık: Mehmet Banan (15), Midyat
1997 (Toplum: 7 çocuk)
6 Mart: Musa Adsız (12), Akçakale
23 Nisan: M. Şerif Öztürk (11), Kızıltepe
25 Nisan: Muhammet Kulçur (12), Dumlu/ Erzurum
25 Nisan: Gökhan Kulçur (10), Dumlu/ Erzurum
8 Mayıs: Fedai Öğürce (4), Pasinler
10 Kasım: M. Özdemir (17), Ceylanpınar
11 Kasım: Bilal Alanca (5), Nusaybin
1998 (Toplam: 8 çocuk)
Ocak: Fatih Kaya (18), Batman
15 Mart: Engin Ceylan (14), Lice
1999 (Toplam: 12 çocuk)
14 Mart: Tugay Ergin (10), Hani
26 Mart: Abdurrahman Gezer (18), Osmaniye
17 Nisan: Yılmaz Elüstü (17), Genç
15 Mayıs: Kenan Oğuz, Erzurum
15 Mayıs: Deniz Oğuz, Erzurum
15 Mayıs: Cansu Oğuz, Erzurum
20 Haziran: Mehmet Algan (11), İdil
1 Ağustos: Fırat Çiçek (9), Elazığ
1 Ağustos: Onur Şahin (11), Elazığ
1 Ağustos: Sedat Karakoç (14), Elazığ,
17 Ağustos: Şaban Çadıroğlu (15), Van
25 Eylül: İnan Cila (11), Ovacık
2000 (Toplam: 3 çocuk)
Serdar Günerci (17), Diyarbakır
Welat Şedal (10), Yüksekova
İsmail Şedal (8), Yüksekova
2004 (Toplam: 1 çocuk)
21 Kasım: Uğur Kaymaz (12), Mardin
2006 (Toplam: 8 çocuk)
29 Mart: Abdullah Duran (9), Diyarbakır
30 Mart: Enes Ata (8), Diyarbakır
30 Mart: İsmail Erkek (8), Diyarbakır
Mart: Fatih Tekin (3), Batman
Mart: Ahmet Araç (17), Mardin
3 Nisan: Mahsum Mızrak (17), Diyarbakır
3 Nisan: Emrah Fidan (17), Diyarbakır
5 Eylül: Mizgin Özbek (10), Batman
2008 (Toplam: 1 çocuk)
15 Şubat: Yahya Menekşe (12), Şırnak
2009 (Toplam: 3 çocuk)
23 Nisan: Abdülsamet Erip (14), Hakkâri
30 Eylül: Ceylan Önkol (12), Lice
9 Ekim: Mehmet Uytun (18 aylık), Cizre
2010
3 Haziran: Fırat Basan (14), Şırnak
21 Temmuz: Canan Saldık (16), Van
17 Eylül: Enver Turan (15), Hakkari
5 Ekim: Ahmet İmre (12), Şırnak – Güçlükonak
10 Ekim: Umut Furkan Akçil (7) – Silopi
11 Kasım: Nûjîyan İDEM (4) – İdil.
2011
17 Nisan: Baran ÖZYOLCU(12)- Patnos.
20 Nisan:İbrahim Oruç (17) Bismil
7 Haziran: Umut PETEKKAYA(15)- Çermik.
26 Temmuz: Doğan TEYBOĞA(13), Silopi
11 Eylül: Osman Erbaş (14)-Şemdinli
26 Eylül: Sultan Doğrul (4) -BATMAN
29.12.2011 ULUDERE KATLİAMI(listeye 18 yaşından küçükler eklenmiştir)

Özcan Uysal (18)
Celal Encü (15)
Erkan Encü (13)
Adem And (15)
Mehmet Encü (15)
Şervan Encü (16)
Cemal Encü (16)
Şıvan Encü (14)
Bilal Encü (15)
Mahsum Encü (16)
Salih Encü (17)
Serhat Encü (17)
Savaş Encü (15)
Çetin Encü (12)
Bedran Encü (12)
Hüseyin Encü (18)
Aslan Encü (15)
Orhan Encü (15)
Fadıl Encü (16)
Vedat Encü (16)
Cihan Encü (16)
Erkan Encü (13)
2012
( 6 May 2012 – İHD: AKP döneminde 171 Kürt çocuğu öldürüldü)
Özgür Taşan (15) Hakkari – Yüksekova
Yusuf Yılan (9) Erzurum – Karayazı
Ertan Tilaver (14)
Nurhak Çartay (18) Diyarbakır
Mazlum Akay (11) Adana
Sera Yavuz (8) MUŞ
Veysi Demir (13) VAN
Ramazan Kızılgöz (14) BİNGÖL
Sami Akti (13) VAN
Selami Akti (9) VAN
2013
Behzat Özen (8) Şemdinli
Hasan Bakdur (16) Urfa / Akçakale