30 Mayıs 2012 Çarşamba

DUVARDAKİ SONSUZLUK TABLOSUNDAKİ CANAVAR



                  Uzun zamandır uyuyamıyorum. Yatağım soğuk, kalkıyorum, yürüyorum, her yer kırık beyaz. Yer yer köşe başlarında duran insanlar var, bakıyorlar, insanlar kızıl bir sakinlik içinde, ‘ ‘duymuyor musunuz Allah aşkına delirdiğimi?’. Sorar gibi bakıyorlar, suskunlar, kulakları balmumundan duvarların ardında, duymuyorlar; ne kadar yalnız olduğumu görmüyor musunuz? İlerliyorum geçiyorum aralarından, hiç konuşmayacaklar, ama gözlerinde şeytani birkaç yıldızla bana dokunacaklar sanki.  bu bir rüya! Hayır değil! Uçuğum acıyor, bu bir rüya! Hayır hayır değil, uçuğum acıyor hissediyorum! hem günün en soğuk saati bu, şairin saati, ıssız, korkak işte sokak, bu benim sokağım değil, benim sokağımın ruhu vardı, burası ölü, burası uykusuz, burası burası evet kokuyu alıyorum bu onun kokusu. Benim küçük oğlumu yutan o canavarın kokusu… Durmuyorum, bana yaklaştığını hissediyorum, ayak sesleri daha yakın, koku daha yoğun, nefesini duyabiliyorum, ayaklarımın yerde eriyişine bakıyorum, geride eriyen tenimin yanıklığı kalıyor, eriyorum ama yine de küçülmüyorum. Tam o sirada koku içimde bir şeyler bulandırıyor. Ne olduğunu anlamıyorum…
Bakmıyorum yüzüne,
-        Olur da bir kadını seversen öldür onu düşünmeden, şayet bir erkeği seversen bırak o öldürsün seni.
Alnımda bir sıcaklık hissediyorum,
-        Olur da karşıma çıkarsan bir cenazede ya da bu şehrin en pis sokağında, alnıma götürmeden önce o silahı, sakın bana ‘ ben senin oğlunum’ deme.
Yüzüme çarpan nefesi buz gibi,
-        Olur da sen beni seversen, ve ben ölürsem, -hayır bu bir rüya!- Tek bir şey…
Artık anlıyorum,  bitiremiyorum cümlemi, kelimelerim ayaklarımın altında eriyip gidiyor. Sonra bir cesaret bakıyorum suratına, bu benim oğlum olamaz,
-            -        Sen şimdi durduğun yerde, nefretinden zevk alırcasına gülümseyerek, tetiği çekeceksin ve ben beynimin, o pürüzlü duvardaki tablosunu seyre dalacağım, sonsuz güzellikte bir resimmiş gibi.

Ardından… Uyanıyorum, yatağım soğuk, kalkıyorum pencereye koşuyorum, sokakta yüzüme tebessümle bakan onlarca insan var, aralarında en çok gülen küçücük bir oğlan çocuk.  Bakıyorum, koşuyorum, sesimi duyuyorum…
Oğluum!
Duvardaki sonsuzluk tablosunda, eriyen ayaklarıyla, arkasını dönüp giden, gittikçe küçülen bir canavar var.

27 Mayıs 2012 Pazar

ÜÇ KULHUVALLAH BİR EŞHED


Küçük kız eğdi boynunu küçük parkta. Annesi güldü, şefkatle baktı kızına, ‘ürküttün mü serçeyi?’ serçe korktu, kaçtı anne canavarlaştı, küçük kız canavarlaştı, cehennem zebanileri gibi gülmeye başladılar. Serçe öyle gördü, korktu, kanatları olduğunu unuttu, uçamadı zaten uçsaydı apartmanlara çarpacaktı.. Apartmanlar ne kadar çimentoluysa, artık duygularımız da öyle. Şahlar ve bilgeler zamanındaki gibi sedir üstünde değil hayatlar. Tespihler çekilmez. Üç kulhuvallah bir Elham. haydı bismillah başlasın yıkım! Ben yıkılmam. Allah da yıkmaz. Babalar ölür, ben öldürmedim ki babamı. Allah baba da öldürmedi onu.  Üç kulhuvallah bir eşhed getirdiğin meyveler çürüdü dolapta. Aşk en çok savaşana yakışır, yalan!. Serçe öldü, anne küçüldü kız büyüdü. Cep telefonu, ekmek arası yüzük, sokakta dağılmış işkembe. Hepsi dolapta. Hepsi sen geleceksin diye bekliyor. Ben beynimi kızartıyorum. Ne buluyorsun o sürtüklerde Allah aşkına,  haydi bismillah başlasın zina, üç kulhuvallah, bir dokunuş. Bir ölünü daha yak. Bilgeler sedirde işer, sedirde içer, sedirde sevişir, şahlar koyunu diri diri yer ve izler.küçük kız küçük gelin. Bilgenin sürtüğü o. Anne serçeyi asmış boynuna dalkavuk o, Allah baba nereye gitti, korkak o, babam gelemedi, çünkü ölü o,çek tespihi durma, otuzbir de çek bilge.  Ne bulursunuz ki o sürtüklerde? Beddua etme sakın! Ben beddua etmeden duramam bana bunu şah öğretti. Müezzin beni çağırması artık inancım kalmadı. 52. Kağıt da neymiş. Sikerim 52. Kağıdı. Yüzük buzdan, çıkarırsam yerim. Ekmeği serçeye veririm. Cep telefonuna hapsettim müezzini. Beni çağırmasını istedikçe çıkarıp dinliyorum sesini. Serçeye gitme dedim, gitti. Ekmeğimi ver o zaman adi kuş! Seni öldüreceğim!. 'Dur yapma' dedi Allah baba. 3 kulhuvallah bir ölüm. Ne buldunuz ki o sürtüklerde?

O İSTİYOR DİYE


O gidiyor şimdi. Yine acıtarak. Sanki hiç olmamış gibi. Hatırlamıyor bile. Ben en çok babamı öldürmesine izin veriyorum. Anlatmaya çalışıyorum. ‘hayır’ diyor ‘bu doğru olamaz!’. Sadece ölmek istiyorum. Hiç var olmamışım gibi.  Her adam gibi o, ama babam gibi değil. Nasıl kirletmelerine izin verdim. şimdi cenin o, yediği her darbe işliyor bir bir. Gelmeseydim ne olacaktı? Kim o, ben kimim? Ben hiç intikam almadım ki, nefret ettim ama çok da sevdim, gitmesini istedim ama hep yanımda olsun istedim yine de. Kavuşursak biteriz biz. Kavuşmadan bittik. yıktık, ezdik, çiğnedik. Sonra hiçbir şey olmamış gibi gülerek yaşadık. Çok güldük büyük güldük.daha canımı ne kadar acıtabilir ki. O cenin benim. Azizler şehri sefiller şehri şimdi. Şimdi o gidiyor yine. Ama bu defa o bayram günü gittiği gibi değil. Karnım aç. Sigara yakıyorum. Bulaşıkları yıkıyorum, ocağı siliyorum, elbiseleri seriyorum, konuşmuyorum, sigara yakıyorum onu sevdiğimi söylüyorum inanmıyor, yine konuşmuyorum. Arada ağlıyorum ona mal ettiğim bütün şarkıları dinliyorum yine canım yanıyor. olsun diyorum o da bunu istiyor. Valizimi hazırlıyorum onun şehrinde nefes almaya korkuyorum. Beni öldürmesini diliyorum sonra gidiyorum geliyorum,sigara yakıyorum karnım hala aç, kutlamayı dinliyorum Burak’ı özlüyorum. Öldürüyorum bütün fikirlerimi. Ağlıyorum, kimse görmüyor. Siktir git diyorum öfkeleniyor. Ecelime susuyorum öldürsün istiyorum. Valizimi tekmeliyorum. Öfkeleniyorum yine sigara yakıyorum. Burak olmadığı için daha güçsüz hissediyorum Burak’a küfrediyorum. Ağabeyimle konuşuyorum biletimi alıyor. Valizimi bırakıp sigara içiyorum amcam arıyor belli etmemeye çalışıyorum. Onu buldum diyorum ablama ‘neden’ diye soruyor, kaybettim diyemiyorum.yüzümü yıkıyorum derin bir nefes alıyorum. Sigara yakıyorum karnım hala aç, o gitti diye değil, o istiyor diye. Valizimi kapatıyorum ve gelip beni öldürmesini bekliyorum…

24 Mayıs 2012 Perşembe

AZİZLER ŞEHRİ


Cadde ılık, turuncu o şehir ama küçük. Ama bizim kocaman hayallerimiz var. Kilometreleri ayak tabanlarımıza dolamak biraz nefes aldırıyor. Umudumuzu hiç yitirmiyoruz şair adamla. Sonra bir gün sen çıkageliyorsun. Ben sana bir şarkı söylemeye koyuluyorum ki bakıyorum yoksun. Adını mırıldanıyorum. Şehir yasak, şehir yasaklı. Sadece içimden fısıldıyorum. Sen gidiyorsun. Sormadan, acıta acıta.  Şarkıyı yutuyorum. Tüm caddeleri eziyorum ayaklarımın dibinde.  Senden sonra kimse içtenlikle tutmuyor elimi ya da ben kimsenin elini hissedemiyorum. Seni kirletmekten korkuyorum, doğacak çocuğumu öldürmekten korkuyorum, adını unutmaktan, soysuz bir evlat doğurmaktan. Senin için ölebilecek kadar çok nefret ediyorum senden.  Sen yine şaşkınlıkla gülüyorsun, elini ağzına götürüyorsun. Sen güldün mü biliyorum bütün bedeninle gülüyorsun. Ben ciğerimin tam orta yerinde senin için bir sigara yakıyorum. Sonra sen gidiyorsun. Sormuyorsun bile. Bak güneş yakıyor, o kadar esmersin. Güneş oluyorum içine işlemeye çalışıyorum. Başka kadınlara koşuyorsun. Sonra yine geliyorsun ağlıyorsun belli ki acı çekiyorsun. Sen ağlıyorsun, yüzüne bakıyorum, dokunamıyorum yüzüne, sen ağlıyorsun ben saçlarını okşuyorum, sen başka kadınlara ağlıyorsun ben sana ağlıyorum. Seni oğlum gibi seviyorum. Ben seni saracak kadar çok nefret ediyorum senden, sen yüzüme bakmıyorsun. Sonra çekip gidiyorsun, sormuyorsun bile. Şair adam gelip kucaklıyor beni. Zayıf bedeni titriyor. Ama gücü yetmiyor, ama yine de gitmiyor. Sonra sen geliyorsun ve ben yine gideceğini bile bile seni bekliyorum. Sen her seferinde başka kadınlara aşık oluyorsun, ben her seferinde sana aşık olacak kadar çok nefret ediyorum senden. Yalanlar söylüyorsun, benden başka tüm kadınlara aşık oluyorsun ama ben seni yine de bırakmıyorum. Sen sanki kaldırımın dibinde yürüyorsun ben de sana koşuyorum. Senin dedelerinin zamanında çoktan doğmuş da ölmüş gibisin. Ben küçüğüm sen benden küçük. Ağlarsın hem de öyle böyle değil erkek gibi ağlarsın. Sen benim oğlumsun, sen adını koyamadığım bir adamsın. Sen  ben kadar küçüksün ki oğlum. Yalancısın ama yine de ürkeksin. Sen yine gidiyorsun oğlum, ben caddeleri seni alıp götürdü diye eziyorum. Ben yolları eze eze sana geliyorum simdi? Çalabileceğim bir kapın var mı?

11 Mayıs 2012 Cuma

YOLCU


Bizim tuhaf bir hikâyemiz vardı. Ne zaman tanıştık bilmiyorum, çünkü yolun başı yoktu, biz algılayamıyorduk, yolu yürüyorduk, ne istediğimizi, nereye gittiğimizi, yolun sonunu düşünmeden yürüyorduk. Saçları kısaydı, siyah paltosunu hiç çıkarmazdı. Arada eli cebine giderdi. Sakladığı bir sırrı vardı belli ki.hep önümden yürürdü, yürürken durmadan konuşurdu. Bazen bir ağacın gölgesine otururduk, sorularıma cevap vermezdi o zaman. Ben ne zaman yeltensem konuşmaya, parmağını dudaklarına götürür susmamı isterdi. Başta anlamamıştım, ama sonra ağaçların bizi duymasını istemediğini fark etmiştim. Bir keresinde yolun kenarındaki o küçük masalardan birine oturduğumuzda günlerdir yemek yemediği halde sadece bir çay iki şeker istemişti. Tabağımı kenara koyup yüzüne bakmıştım. Şaşkındı:
-          Hayattan tat almayı unuttuğum zaman çayımı şekerli içiyorum. Başka hiçbir şey bana gerçeği anlatmıyor.
Sonra yolumuza devam ederken anlatmıştı. ‘Hepimiz her zaman bir şeylerden memnuniyetsiziz. Anlayamıyoruz bunu çünkü hiçbirimiz ruhumuzun içindeki belirsizlik ve doyumsuzluk tohumunu göremiyor. Tanrının neden böle bir şey yaptığını da sorgulayamıyoruz bu yüzden. Hayatımızı da zevkle yoğurup içemeseydik tadını alamayacaktık, ama tadına alıştığında o özün, neden şeker yok diye yakınırsın, çünkü biz hem manayı hem de ambalajı aynı anda isteriz.
Bu yola neden çıktığımı çok iyi biliyordum. Ama yol ne zaman başlamıştı nerede bitecekti bilmiyordum. Yol uzundu ve yolun kenarındaki küçük hayatlar, bizim başlangıcımız gibiydi. Yeni bir başlangıç ne zaman çıkacaktı karşıma?  İki tarafımız, sarı otlarla bezenmişti. Çiçek yoktu, yol bize kurumuş bir bedende, milim milim zevki öğretiyor gibiydi. Taşın kokusuna ve içindeki milyonlarca renge, gökteki toz zerresine dokunmayı öğretmişti. O zaten yolu tanıyor gibiydi, hiç şaşırmazdı bunlara.  Nihayetinde zamansız bir noktasında yolun, o yıkık şapeli gördüğünde durup elini cebine sokmuştu. Beyaz bir mum çıkardı. Paltosunu bir kenara bıraktı. Mumu yaktı ve git dedi. Anlamamıştım. Yüzüme baktı:
Eğer tanrıyla karşılaşırsam bir gün, en çok gözlerine dokunmak isterim onun ve onu kucaklamak. Bak bu yıkık şapelde ruhunu kaybeden tüm yolculara yakıyorum bu mumu. Biz tanrıyı hep duvarların, bedenimizin, kalbimizin, beynimizin içinde aradık. Kimsenin aklına yollara bakmak gelmedi. Ağaçları bile unutmadık. Şimdi git yolcu, sonunu düşünme, beni de.
Adını bilmiyorum hala onun…