31 Aralık 2012 Pazartesi

GECE OLDU

                        Kızlar geldi gitti, çok sorun var yaşantılarımıza dair. bir kaç söz pişirdik, bir de çay. Herkes gitti çay pişmeye devam ediyor; mutfak soğuk, para yok, kimse yok. Biraz bulaşık var sorun değil yıkanır. barda hediye ettikleri beyaz tişörtü giydim başka bir koku vardı tanıdık. Yalnızım yalnızlık ölüm korkusu gibi bir şey. hayatımın çıkmazda olduğunu hissettiğim o anlardan biri. Çok erkek var çok kadın var abiler var amcalar var anneler var ama kimse mutfağın bu kadar soğuk olduğunu anlayamıyor. çağırsam birini gelip görsün diye o gelmeden ısınmış olur. her yolda sana bir köpeğin eşlik ettiğini düşünsene. İzmir'de köpekler insanlardan daha çok dinler seni. İnsanlar zina yapıp gusül abdesti alır konuşmak yerine. bulaşığı yarına bırakacağım sanırım. mutfak çok soğuktu odaya geçtim. zaten bana göre değil orası. orada annelerimiz gece herkes uyuduktan sonra oturup sigaralarını yakar ve karanlıkta otururlar. bizim konumuz daha başka. ben mesela artık kitap okumaya başladım tek kelime anlamıyorum ama. hem ablamın da doğum günüydü geçenlerde kutlamadım. kaç yaşına bastı acaba?Bugün pazara gittim. ciğer aldım biraz da sardalye, her şey hormonlu. yılbaşı yaklaştı. yılın son yazısı bu. çıkmak istemiyorum evden. insanlar ısrarcı. Çok kadın düşermiş barlar pazarına. benim memleketimde çok kadın düşmez. balığa benzerler ama. Memleketime gideceğim birkaç hafta sonra çok kalacağım orada. belki kar yağar şansıma ağaç filan tekmelerim. Kahve içerim mahyada. kaçarım çaktırmadan bir yerlere yalan söylemekten gocunmuyorum sanki artık. çalışmaya başlayacağım. Öyküm'ün  ''non serviam''  dediğini duyar gibiyim. başka çarem yok. daha da yazardım belki önce yüzleşmem gereken şeyler var ama. bir çay daha doldurayım bari kendime!

20 Kasım 2012 Salı

İNSAN YİTİP GİDİYOR İNSANDAN


buyurun lütfen; sigara yakma vaktidir,
dur!
bak
bu şiir de bir tuhaf,
kendi pencerenden bakıyorsun.
bu kadar basit. Öyle alışılmış işte.
Her şey zaman gibi yitip gidiyor insandan
İnsan yitip gidiyor insandan.
hangi şarkı sarhoşken şakağına şiir yazar?
erken değil daha;
hadi atla da gel ayaklarına ...
biri evlenmiş,
biri birinin bacağını kemirmiş.
şarkının gıdısından yemiş kedi,
kasap üzümlerini mi yemiş?
kendini gizlemek için
sessiz çığlık klişesi değil bu.
duygusuz olmak çok moda.
intiharların günü pazartesiymiş, herkes sevmekten bahsetmiş.
sen arka koltuktaki annenin fotoğrafını saklıyorsun ben sigaramı yakıyorum kendimi saklıyorum
gözlerin bu kurak şehre yakışmıyor.
bir battaniye, bir kedi
ha bir de iki çıplak beden yeter ölümü beklemeye...
her zaman daha az hatırlanacak anılar.
sandala bindir gönder...
beyaz bir sayfa, tam üstünde siyah bir nokta,
sen dengeni yitirmişsin.
köşedeki birahanede mi içtin?
yeşildir, uzundur saç, çekiktir.
çekilmiştir.
kendi pencerenden bakıyorsun.
bu kadar basit.
Çünkü öyle alışılmış işte...








19 Kasım 2012 Pazartesi

KADINA NE OLDU?


                            Bir varmış bir yokmuş.  Dünya o zamanlar sandığımız kadar boş değilmiş. Alımlı ve bir o kadar güzel bir yarı tanrı kadın varmış. Yerden bitme bir adama aşık olmuş bir gün. Adam yeryüzünün  ve gökyüzünün tüm nimetleri arasında kadına hiçbir sıfat bulamamış. Kadın önemsememiş. Aşkın sonsuza dek süren kutsal bekaretini kimse bozamazmış zaten. Kadın sevişmiş, yeryüzüne düşen tüm yağmur damlalarının ürperttiği kadar, tanrının kıskanacağı kadar, şeytan zevkten ne kadar anlıyorsa o kadar tutkuyla sevişmiş  her gün. Tanrı kıskanmış, tüm nimetleri sermiş bu aşkın önüne. Bir gün yerden bitme adama aşkın bir kanıtı olmalı demiş. O geceler ve gündüzler, sonsuz bir yaşam uzunluğundaki sevişmelerin tek meyvesi elma kokulu bir çocuk olabilirmiş  ancak. Kıskançlığından duramamış tanrı, ne kadar zaman geçerse geçsin bu aşkın kanıtına izin vermemiş. Zamanla aşk da solup gitmiş. Tıpkı kar altında ezilip büzülüp başkaldıramayan varlığı ispatlanamamış  bir çiçek gibi. Varlığı ispatlanamamış aşkın. Yarı tanrı kadın yerden bitme adamı bırakmış, umutsuzca gitmiş. Sonra bir daha da onu gören olmamış. Uzaktan yakuttan gözleriyle bu olanları izleyen tanrı, kıskançlığı hazmedememiş, bütün günahı itaatsizin tekine atmış. Sus payı veren soysuz soylular gibi yerden bitme bir kadın göndermiş gökten. Aşkı yok etmemin sus payı olarak, sırf aşkı susturmanın payı olsun diye…yerden bitmeler yer yer bitmiş kuru otlar gibi sevişmişler, dokuz ay dokuz gün sonra sonbahar yaklaştığında bütün ağaçlar kurumuş, sararmış her yer üşümüş ve elmalar düşmüş ağacın birinden. Bir yılan gelip ısırmış elmanın kokusunu hissederim diye. Her taraf elmalarla dolup taşmış. Tanrinin memleketine sığamamışlar. Hepsi tek tek düşmüş gökyüzünden. Dokuz yüz doksan dokuz asır geçmış, sonra dokuz yüz doksan dokuz asır daha… Tanrı yalnız kalmış, elmalar kokusuz; yılan ayyaş olmuş. Cezasını da bulmuş., yarı tanrı kadınlar doğmuş… Çok uzun zaman geçse de yerden bitme adam bazen yarı tanrı kadını hayal ederek sevişirmiş… Sonbahar geldiğinde bazen elma kokusunu duyan insanlar olmuş ama kimse bunu ispatlayamamış…
                           Bir varmış bir yokmuş dünya o günden beri dengesini bulamamış, donup dolanmış kimseye de bir şey sormamış…..

2 Ekim 2012 Salı

KAVAKLAR


Kordon boyu duyuyor musun kokumu?
Martıların bize hangi şarkıyı söylediğini duy, kokumu duymasan da olur.
Çok uzaklardan fırtınalar tanrıçası geldi,
Sonra kraliçeler gömüldü histerik korkularımıza.
Boşluk kadar derin yüzün, derin bir kesik var dumanı tüten. Kimse göremez. Yakamozun izi beliriyor yüzümde. Bir adam seviyorsun sevişiyorsun sonra gidiyorsun. Bir adam seni seviyor sevişiyor seninle sonra gidiyor. Denize gömemezsin ya o tenin kokusunu… kalk bir rakı balık yapalım Karşıyaka’nın şerefine. Sonra o sert rüzgar tenimize vurdukça oradaki herkes gibi hissizleşelim.
Fırtınalar tanrıçası gideli uzun zaman oldu.
Kraliçe intihar etti,
Sen de gidersin sandım,
Korktum,
Ölesiye korktum.
Gitmedin, korkum bitmedi. Ben memleketi gibi kurak olmayan gözlere aşık oldum, gitmek istedim izin vermedin sen izin verseydin ben giderdim, ama izin vermedin. O meltem gelip sadece bizi mi bulur?
O adamlar gelip sadece bizi mi bulur?
Bir adam gelir severim onu sevişiriz sonra gider. Her şey bimlenmiştir artık. Duygularımız ifşa olmuştur, en savunmasız anımızda yakalanmışızdır. Kör bir bıçakla kesilmeyi bekleyen fotoğraflar gibiyiz. Herkes neşter gibidir. Yanağını yanağıma yasla da helikopter pistinde ağaçtan canavarlara  sunalım kendimizi. İki köprü arasında kupkuru iki boğaz olalım.
Bir kadın dayanamaz asar boynundan kendini.
Bir adam dayanamaz başka bir kadına cellat olur.
Sen dayanamazsın İzmir’e gelirsin,
Hastayım, açım, ölümden korkuyorum, sarılmaktan korkuyorum. Seni yitirmekten korkuyorum. Dün aşkımı yitirdim. Yine memleketler arası yolculuğun başındayım. Uzaktasın…
Kör bıçakla kesilirken, hala gülümsemeye devam ediyoruz, meltem yanıbaşımızda oturuyor, senin serefine içiyorum sonra da gülümserken ölüyorum…
Bir adam sever, sevişir, sonra da gider…

3 Eylül 2012 Pazartesi

HERYANIM


                             Güzel dostum. Sana kızgınım neden bilmiyorum. Sen beni asırlardır tanıyor gibisin. Ben sanki sen hep beni  terk edecekmişsin, sanki hep bu ışıklı şehrin son sokak lambasına teslim edip gidecekmişsin gibi korkuyla seviyorum. Sen gülmediğin zaman içinde bir volkan patlıyor, gözlerin yine kararıyor ve ben onlara ilk baktığım anki gibi titriyorum. Seni anlatmak ne zor oysa ki. Altı yılımda düşünmediğim tek gün yok seni. Seni anlatmak ne zor oysa ki, sen gitme olur mu…
                             Belki bir gün özlersin’i dinliyorum ve biliyorum sen gidersen ben seni her gün özleyeceğim. Seni nasıl anlatabilirim bilmiyorum ki. Seni çok seviyorum ama kızgınım sana. Sen Diyarbakırımıza sıkışmışsın bizi sığdıramamışsın, orda beni bekleyen kimse yok gibi. Bu hiçlik beni korkutuyor. Tıpkı yok olup giden bütün insanlarımız gibi.biz de  yok oluyor muyuz dersin? Seninle o çöplükler içindeki kış bahçemizde içtiğimiz sigaraları, helikopter pistini, kutlamayı, kozalakları, benden bihaber atlayıp gittiğin sarı taksiyi, vodka şişelerini, matizi, sakini, manzarayı, petekleri, yarayi, ölüme akıp duran yakışıksız dereleri, ormanı, anneni, babanı, kulübeyi, kilometreleri, mezarlıkları, ölü salyangozları, elli ikinci kağıdı, şiirlerini, daktiloyu her şeyi özlüyorum. Ama sanki hepsi yok olmuş gibi kızıyorum sana. Yaralarıma dokunamadığın bütün o yalnızlığa kızıyorum. Bir gün bir kızım olursa onu en çok sen seversin biliyorum, bir gün ölürsem ardımdan en çok sen ağlarsın onu da biliyorum. Ama anla be her yanım ben korkuyorum. O dikenli tellere takılan küçük kadın yok oluyor.  Elimden tutar mısın? Beni onlar verme beni bana terk etme. Bu bir kaçış öyküsüdür. Dağlara mı denizlere mi? Bahozu unuttun mu? Hangi fırtına gelip alacak bizi yirmi ikimize basmadan. Hem sen ölürsen ben seni hiç affedemem ki. Bak sana yazdığım ilk yazı bu belki de son. İzmir’e dokunuyorum şimdi sen varmışsın gibi. Suratıma bakmalarına aldırmıyorum insanların. Taksimde o salaş apartmanda kendimi kaybettiğim o güne bakıyorum sen yoktun ki, hem sen uyuyakalmışsın bak yine. Serin bir esinti dolaşıyor bedeninde. Sarılıyorum sana şaşırmıyorsun kilometreleri tepip sana koşmamışım gibi. Sadece sarılıp uyuyoruz. Kimse anlamıyor, anlatmıyoruz zaten.
                  Ama şimdi sen o ışıklı salonda yayılmışken koltuğunda, beni hiç düşünmüyormuşsun gibi hissediyorum. Sana kızıyorum seni terk etmek istiyorum ama bırakamıyorum. Seni seviyorum ama daha çok sevmemek için yavaş yavaş canını yaka yaka öldürüyorum seni. Her yanım.... Altı yılımda düşünmediğim tek gün yok seni. Seni anlatmak ne zor oysa ki, sen gitme olur mu…


22 Ağustos 2012 Çarşamba

ELMALIBOK

Söz  elmadan açılmışken kurtçukları beynine kaçmış güzelim. çarşamba hep naif gelmiştir bana. başlamak bitirmenin yarısıdır. Ortada durmak klişedir evet. kadın olmanın bekaretle alakası yok hatun demeyi tercih ederim.elmalı periyi turta yapmışlar üzülme lütfen, sevişirsin geçer. domates almaya benzemez bu marketten. postmodern anlatımlarla eski sevgili(?)yi de lanetlemeye benzemez. ben çok eskiden bir rüya görmüştüm mesela sen sahnede bir denizkızıydın. tuhaftı seni sık sık rüyamda görürdüm. günlerden çarşambaydı. sen denizkızından çok bir balinaydın, ben her çarşamba balık yerim. rakıyı sevmem ama.eski sevgililerimin yeni sevgililerini sikeyim. sık sık yaptığım bir ritüeldir bu. altmışların hippi negrolarına benziyorsun; sokak jargonuyla jartiyer giymeyi seven şişman zencilere. Bu ırkçılık değil. Kas ve şiddetin nasıl pornoya dönüştüğünü gösteren bir kare bütünü. Öylesine yani. Bakma bir anlamı yok. Ben o adamı çok severdim, jön tipli kumrallarla aldatılmaktan hoşlanmam. Hoşlanan varsa buyursun aldansın. Allah aşkına ne zaman tükenecek bu rakır devrimciler. Biranın da bokunu çıkardınız. Terör diye bir şey varmış, evdeyken duydum bunu. çeşit çeşit her renkten. evde bir kutu prezervatif vardı çeşit çeşit her renkten. vereyim de kurtul şerrimden. Oley!! kaptın zıpkın gibi delikanlıyı. nasıl da kıskanç olurum çarşamba günleri. ''ben dün yine yürüyordum sen vardın aklımda, yürümek değildi bu ben resmen uçuyordum havada'' bak bu kısmı defalarca dinledim. severdim dedim ya o zamanlar, çok severmişim öyle uçmuşum ki balinayla yere çakılmışız. beyin kanaması geçiriyorum ulan. aşk insanı kör edermiş. saygısızlık etmek istemem madam. bazenden daha sık saygısız olmuşumdur evet ama ben sana yalan söylemedim ki dolunaydan ve de kumral oğlanlardan bahsederken. yaka öpmeye benzemez bu iş, ya da insanlar içinde elleşmeye. yiyişme mi diyorlar burada buna. bu şehri ben onunla sevmiştim zaten ama işe yaramaz artık. ''talk doesnt cook rice''
 ağzımı şişire şişire söylüyorum. haklarını almak için canıyla savaşan o insanlar öldükten sonra kalan özgürlükçü devrimcilerden bir farkın yok. Yerde yatan ölülerin beyinlerini kemirmekte böcekler ve elmadaki kurtçuklar. Aşkın devrimi olmaz, kazananı da, özgürlük vardır ama; özgürsün Madam. gururla sunarım. Dikkat et suda yüzen çürük bir elmayla karşılaştım geçenlerde. Balinaya yem olmadan kurtar onu. ne diyordum bak unuttum. evet hatun, ( madam nereye kaçtı?) nese öyle bir şey işte.

14 Ağustos 2012 Salı

KIRK-BEŞ ÇAYI



                     Sorunun işin neresinde ya da kimde olduğu mühim değil. Hatalarımızı düzeltmek için çaba harcayıp harcamadığımız da mühim değil. Size ne kadar fırsat verildiğini önemsemeyin, beyinleriniz ve zevkleriniz arasına çektiğiniz tel örgülerde kan akıtmaya mahkumsunuz. Kanın kokusuna alışırsanız iyi edersiniz. Siz zihniyetiniz ve geleneklerinizin orta yerinde halatlara asılmaya mahkumsunuz. Annenizin babanızım kim olduğu önemli, yaşamak istediğiniz hayat yanlış anlaşılabilir. Ama bazen hiç farkında olmadan çok hata yapabilirsiniz. Bazen farkında olmadan -olmak istemediğiniz değil- tam da olduğunuz  insan sizi incitir. Sizi başkalarından dolayı incitir. Biz başkalarının yanında durduğumuz kadar duruyoruz hayatınızda. Hayatınızı gizli zevklerinizin en uzağına kurmaktan çekindiğiniz filan da yok. kimse inkar edemez biz her anımızı bir orospunun işini bitirdikten sonra yaktığı sigara kadar hüzünlü ve çaresiz yaşıyoruz. Siz hiç nefesin tadını bilmiyor musunuz, o halde eksiksiniz. Nereye giderseniz gidin. Hangi ülkede, hangi  insanın elini sıkmış olursanız olun, hangi dili konuşursanız konuşun, bir insanın   nefesinin tadını bilmiyorsanız eksiksiniz.  Birçok izi hayatınızdan silemezsiniz, parmak izlerini içebilirsiniz evet ama yok edemezsiniz. En başta kendinizi yok edemezsiniz. İnkar edin! Olsun zaten en iyi yaptığınız şey bu, ama yine de üstüne basa basa, sözcükleri eze eze söylüyorum siz kendinizden kurtulamazsınız. Ben de öyle. Ben tam da bugün hayalini kurduğum  hayata girip orda takılı kalmak istiyorum. Sizin yargılarınızın esiri değil.  Sigara içip kimseyi kimse için bırakmayıp sakin huzurlu, yargılarıyla körelmiş insanlardan uzak bir hayat yaşayabilirim.Toprakla bütün olmak, havayla bütün olmak acılardan daha iyi.                                                                                                                                           

                  Kırk beşimizde hafif kırlaşmışken saçlarımız, doygun aşklarımızı, ahşap masamızı rakı soframızı, saygın dostlarımızı anlatmıyoruz. Her şeyin sessizleştiği beş çaylarını yalnız geçirmiyoruz. Zaman üstümüze binmemiş henüz. Hayallerimiz geçmişte kalmış değil.  Çok zaman geçti demiyoruz. Hala sigarayı bırakmaya çalışmıyoruz. Evlenmedik daha. Hala birçok ülke gezebiliriz belki yeniden aşık da olabiliriz. Bir İstanbul manzarasına bakıp ne kadar çok zaman geçtiğini, kimleri kaybettiğimizi düşünmüyoruz. Olur, ihtimaldir o manzarada yüreğimizi hoplatan biriyle şarap içip sevişebiliriz. Sonra sarılırken uyuyakalabiliriz. Belki artık neyin bizi ne kadar zorladığını düşünmeyi bırakır, gecenin bir vakti sarhoş olup bütün şehri ayağa kaldırmak için bağırıp çağırabiliriz. Polislerden kaçabiliriz.  Eksik bir şey var demeye ne gerek var. Ulan ölmedik ki daha. yirmili yaşlarımızdayız. Daha neyin hesabını yapıyoruz ki, kültürümüzün, dilimizin, ırkımızın, cinsiyetimizin, telefon rehberimizdeki insanların, anne ve babalarımızın, hepsinin omuzlarımıza bindirdiği yükü taşımadan daha yirmili yaşlarımızdan vazgeçiyoruz işte. Şimdi kendim de dahil tüm yirmili yaşlarındaki aciz evlatlar için bir sigara yakıp ışıkları söndürüyorum.                                                                                                                                                                            

                   Olur ya belki ışıklar tek tek sönmeye başladığında beş çayında bir misafir bekler ve neler kaybettiğimizi sessizce fısıldarız kendimize.

5 Ağustos 2012 Pazar

KAT(İ)LİM


                           Yeni bir başlangıç buldum bu aralar. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorum onunla. Kum saatine takılıyor gözüm, zamanı çeviriyorum. Sigara arıyorum paket boş, bulduğum yeni başlangıcı içiyorum. Tüm arkadaşlarımı katlediyorum. Geçmişimi katlediyorum. Başlangıç can çekişiyor ellerimde. Canım hala sigara çekiyor. İçerde kadınla adam sevişiyor, saate bakıp duruyorum. Arkadaşlarımı kum tanesi gibi geçiriyorum süzgeçten. Aynı şarkı tekrarlayıp duruyor.  Ne işim var burada ki…  Bu ev bana ait değil, kırmızı koltuk, kurumuş güller geçmişimden yadigar değil. Sırpları, Yahudileri, Kürtleri, Rumları düşünüyorum. Büyük katlin cinayet sefası çeken, kanı ağzında kurumuş, kardeş katili nesillerin çocuklarıyız. Kurumuş güllerin kokusuyla hayatımıza soktuğumuz insanları katlediyoruz. Tütsüler yakıyoruz, mumlar yakıyoruz, şarap kokuyoruz, tükürük kokuyoruz, kendimizi yakıyoruz, sonra da pişman olup birer sigara yakıyoruz. Duman çıplak bedenimizden kayıp ayak parmaklarımıza kadar iniyor. Belirsiz duygularımız daha da sisleniyor. Sevişmeyi seviyoruz, sevişiyoruz sabah olunca hiçbir şey hatırlamıyoruz. Sonra içimizdeki öfke dinmiyor, duygularını öldürdüğümüz her insanın katlını unutabilmek için, gidip ırkları yakıyoruz ve kendi devrimimizi gerçekleştiriyoruz.
                     Kum saatini her çevirdiğimde aynı zamanın döngüsünü yaşamıyormuş gibi, kaybettiğim her saniyeye histerik bakışlar atıyorum. Katil olmak istemiyorum. Kindar bir insan değilim. Yıllar geçse de içimdeki öfkeyi atamam. Kindar değilim. Sadece rahat bırakmıyor beni çöplükler içindeki o uzun saçlı kirli çocuk. Kindar değilim sadece o tiyatro sahnesindeki çıplak kadın izin vermiyor  unutmama. Hayır gerçekten kindar değilim sadece babamın toprağa batmış kanlı sakalları izin vermiyor unutmama. Kırmızı koltuğu sevemem, kırmızı izin vermiyor unutmama. Unutamıyorum çünkü devrim sarhoşluğuyla döllenmiş her velet bir ölünün yerini alıyor. Ölüler çoğu zaman sevilir. Simdi elimde bir silah içimde büyük öfkeler (ama kindar değilim!) önce kum saatini vuruyorum, arkadaşlarımı vuruyorum, adamları vuruyorum, yeni doğmuş her veledi ölmüşlerin kurşunuyla vuruyorum… Daha sırada sevişme sonrası yakılmış sigaralar,  çöplük içinde duran uzun saçlı kirli kız var. Sonra babamı vurmaya gidiyorum, sonra mezarlıklar,  sonra….
     Son nefesimi aldıktan sonra sigaradan ben de ölebilirim artık…..

30 Mayıs 2012 Çarşamba

DUVARDAKİ SONSUZLUK TABLOSUNDAKİ CANAVAR



                  Uzun zamandır uyuyamıyorum. Yatağım soğuk, kalkıyorum, yürüyorum, her yer kırık beyaz. Yer yer köşe başlarında duran insanlar var, bakıyorlar, insanlar kızıl bir sakinlik içinde, ‘ ‘duymuyor musunuz Allah aşkına delirdiğimi?’. Sorar gibi bakıyorlar, suskunlar, kulakları balmumundan duvarların ardında, duymuyorlar; ne kadar yalnız olduğumu görmüyor musunuz? İlerliyorum geçiyorum aralarından, hiç konuşmayacaklar, ama gözlerinde şeytani birkaç yıldızla bana dokunacaklar sanki.  bu bir rüya! Hayır değil! Uçuğum acıyor, bu bir rüya! Hayır hayır değil, uçuğum acıyor hissediyorum! hem günün en soğuk saati bu, şairin saati, ıssız, korkak işte sokak, bu benim sokağım değil, benim sokağımın ruhu vardı, burası ölü, burası uykusuz, burası burası evet kokuyu alıyorum bu onun kokusu. Benim küçük oğlumu yutan o canavarın kokusu… Durmuyorum, bana yaklaştığını hissediyorum, ayak sesleri daha yakın, koku daha yoğun, nefesini duyabiliyorum, ayaklarımın yerde eriyişine bakıyorum, geride eriyen tenimin yanıklığı kalıyor, eriyorum ama yine de küçülmüyorum. Tam o sirada koku içimde bir şeyler bulandırıyor. Ne olduğunu anlamıyorum…
Bakmıyorum yüzüne,
-        Olur da bir kadını seversen öldür onu düşünmeden, şayet bir erkeği seversen bırak o öldürsün seni.
Alnımda bir sıcaklık hissediyorum,
-        Olur da karşıma çıkarsan bir cenazede ya da bu şehrin en pis sokağında, alnıma götürmeden önce o silahı, sakın bana ‘ ben senin oğlunum’ deme.
Yüzüme çarpan nefesi buz gibi,
-        Olur da sen beni seversen, ve ben ölürsem, -hayır bu bir rüya!- Tek bir şey…
Artık anlıyorum,  bitiremiyorum cümlemi, kelimelerim ayaklarımın altında eriyip gidiyor. Sonra bir cesaret bakıyorum suratına, bu benim oğlum olamaz,
-            -        Sen şimdi durduğun yerde, nefretinden zevk alırcasına gülümseyerek, tetiği çekeceksin ve ben beynimin, o pürüzlü duvardaki tablosunu seyre dalacağım, sonsuz güzellikte bir resimmiş gibi.

Ardından… Uyanıyorum, yatağım soğuk, kalkıyorum pencereye koşuyorum, sokakta yüzüme tebessümle bakan onlarca insan var, aralarında en çok gülen küçücük bir oğlan çocuk.  Bakıyorum, koşuyorum, sesimi duyuyorum…
Oğluum!
Duvardaki sonsuzluk tablosunda, eriyen ayaklarıyla, arkasını dönüp giden, gittikçe küçülen bir canavar var.

27 Mayıs 2012 Pazar

ÜÇ KULHUVALLAH BİR EŞHED


Küçük kız eğdi boynunu küçük parkta. Annesi güldü, şefkatle baktı kızına, ‘ürküttün mü serçeyi?’ serçe korktu, kaçtı anne canavarlaştı, küçük kız canavarlaştı, cehennem zebanileri gibi gülmeye başladılar. Serçe öyle gördü, korktu, kanatları olduğunu unuttu, uçamadı zaten uçsaydı apartmanlara çarpacaktı.. Apartmanlar ne kadar çimentoluysa, artık duygularımız da öyle. Şahlar ve bilgeler zamanındaki gibi sedir üstünde değil hayatlar. Tespihler çekilmez. Üç kulhuvallah bir Elham. haydı bismillah başlasın yıkım! Ben yıkılmam. Allah da yıkmaz. Babalar ölür, ben öldürmedim ki babamı. Allah baba da öldürmedi onu.  Üç kulhuvallah bir eşhed getirdiğin meyveler çürüdü dolapta. Aşk en çok savaşana yakışır, yalan!. Serçe öldü, anne küçüldü kız büyüdü. Cep telefonu, ekmek arası yüzük, sokakta dağılmış işkembe. Hepsi dolapta. Hepsi sen geleceksin diye bekliyor. Ben beynimi kızartıyorum. Ne buluyorsun o sürtüklerde Allah aşkına,  haydi bismillah başlasın zina, üç kulhuvallah, bir dokunuş. Bir ölünü daha yak. Bilgeler sedirde işer, sedirde içer, sedirde sevişir, şahlar koyunu diri diri yer ve izler.küçük kız küçük gelin. Bilgenin sürtüğü o. Anne serçeyi asmış boynuna dalkavuk o, Allah baba nereye gitti, korkak o, babam gelemedi, çünkü ölü o,çek tespihi durma, otuzbir de çek bilge.  Ne bulursunuz ki o sürtüklerde? Beddua etme sakın! Ben beddua etmeden duramam bana bunu şah öğretti. Müezzin beni çağırması artık inancım kalmadı. 52. Kağıt da neymiş. Sikerim 52. Kağıdı. Yüzük buzdan, çıkarırsam yerim. Ekmeği serçeye veririm. Cep telefonuna hapsettim müezzini. Beni çağırmasını istedikçe çıkarıp dinliyorum sesini. Serçeye gitme dedim, gitti. Ekmeğimi ver o zaman adi kuş! Seni öldüreceğim!. 'Dur yapma' dedi Allah baba. 3 kulhuvallah bir ölüm. Ne buldunuz ki o sürtüklerde?

O İSTİYOR DİYE


O gidiyor şimdi. Yine acıtarak. Sanki hiç olmamış gibi. Hatırlamıyor bile. Ben en çok babamı öldürmesine izin veriyorum. Anlatmaya çalışıyorum. ‘hayır’ diyor ‘bu doğru olamaz!’. Sadece ölmek istiyorum. Hiç var olmamışım gibi.  Her adam gibi o, ama babam gibi değil. Nasıl kirletmelerine izin verdim. şimdi cenin o, yediği her darbe işliyor bir bir. Gelmeseydim ne olacaktı? Kim o, ben kimim? Ben hiç intikam almadım ki, nefret ettim ama çok da sevdim, gitmesini istedim ama hep yanımda olsun istedim yine de. Kavuşursak biteriz biz. Kavuşmadan bittik. yıktık, ezdik, çiğnedik. Sonra hiçbir şey olmamış gibi gülerek yaşadık. Çok güldük büyük güldük.daha canımı ne kadar acıtabilir ki. O cenin benim. Azizler şehri sefiller şehri şimdi. Şimdi o gidiyor yine. Ama bu defa o bayram günü gittiği gibi değil. Karnım aç. Sigara yakıyorum. Bulaşıkları yıkıyorum, ocağı siliyorum, elbiseleri seriyorum, konuşmuyorum, sigara yakıyorum onu sevdiğimi söylüyorum inanmıyor, yine konuşmuyorum. Arada ağlıyorum ona mal ettiğim bütün şarkıları dinliyorum yine canım yanıyor. olsun diyorum o da bunu istiyor. Valizimi hazırlıyorum onun şehrinde nefes almaya korkuyorum. Beni öldürmesini diliyorum sonra gidiyorum geliyorum,sigara yakıyorum karnım hala aç, kutlamayı dinliyorum Burak’ı özlüyorum. Öldürüyorum bütün fikirlerimi. Ağlıyorum, kimse görmüyor. Siktir git diyorum öfkeleniyor. Ecelime susuyorum öldürsün istiyorum. Valizimi tekmeliyorum. Öfkeleniyorum yine sigara yakıyorum. Burak olmadığı için daha güçsüz hissediyorum Burak’a küfrediyorum. Ağabeyimle konuşuyorum biletimi alıyor. Valizimi bırakıp sigara içiyorum amcam arıyor belli etmemeye çalışıyorum. Onu buldum diyorum ablama ‘neden’ diye soruyor, kaybettim diyemiyorum.yüzümü yıkıyorum derin bir nefes alıyorum. Sigara yakıyorum karnım hala aç, o gitti diye değil, o istiyor diye. Valizimi kapatıyorum ve gelip beni öldürmesini bekliyorum…

24 Mayıs 2012 Perşembe

AZİZLER ŞEHRİ


Cadde ılık, turuncu o şehir ama küçük. Ama bizim kocaman hayallerimiz var. Kilometreleri ayak tabanlarımıza dolamak biraz nefes aldırıyor. Umudumuzu hiç yitirmiyoruz şair adamla. Sonra bir gün sen çıkageliyorsun. Ben sana bir şarkı söylemeye koyuluyorum ki bakıyorum yoksun. Adını mırıldanıyorum. Şehir yasak, şehir yasaklı. Sadece içimden fısıldıyorum. Sen gidiyorsun. Sormadan, acıta acıta.  Şarkıyı yutuyorum. Tüm caddeleri eziyorum ayaklarımın dibinde.  Senden sonra kimse içtenlikle tutmuyor elimi ya da ben kimsenin elini hissedemiyorum. Seni kirletmekten korkuyorum, doğacak çocuğumu öldürmekten korkuyorum, adını unutmaktan, soysuz bir evlat doğurmaktan. Senin için ölebilecek kadar çok nefret ediyorum senden.  Sen yine şaşkınlıkla gülüyorsun, elini ağzına götürüyorsun. Sen güldün mü biliyorum bütün bedeninle gülüyorsun. Ben ciğerimin tam orta yerinde senin için bir sigara yakıyorum. Sonra sen gidiyorsun. Sormuyorsun bile. Bak güneş yakıyor, o kadar esmersin. Güneş oluyorum içine işlemeye çalışıyorum. Başka kadınlara koşuyorsun. Sonra yine geliyorsun ağlıyorsun belli ki acı çekiyorsun. Sen ağlıyorsun, yüzüne bakıyorum, dokunamıyorum yüzüne, sen ağlıyorsun ben saçlarını okşuyorum, sen başka kadınlara ağlıyorsun ben sana ağlıyorum. Seni oğlum gibi seviyorum. Ben seni saracak kadar çok nefret ediyorum senden, sen yüzüme bakmıyorsun. Sonra çekip gidiyorsun, sormuyorsun bile. Şair adam gelip kucaklıyor beni. Zayıf bedeni titriyor. Ama gücü yetmiyor, ama yine de gitmiyor. Sonra sen geliyorsun ve ben yine gideceğini bile bile seni bekliyorum. Sen her seferinde başka kadınlara aşık oluyorsun, ben her seferinde sana aşık olacak kadar çok nefret ediyorum senden. Yalanlar söylüyorsun, benden başka tüm kadınlara aşık oluyorsun ama ben seni yine de bırakmıyorum. Sen sanki kaldırımın dibinde yürüyorsun ben de sana koşuyorum. Senin dedelerinin zamanında çoktan doğmuş da ölmüş gibisin. Ben küçüğüm sen benden küçük. Ağlarsın hem de öyle böyle değil erkek gibi ağlarsın. Sen benim oğlumsun, sen adını koyamadığım bir adamsın. Sen  ben kadar küçüksün ki oğlum. Yalancısın ama yine de ürkeksin. Sen yine gidiyorsun oğlum, ben caddeleri seni alıp götürdü diye eziyorum. Ben yolları eze eze sana geliyorum simdi? Çalabileceğim bir kapın var mı?

11 Mayıs 2012 Cuma

YOLCU


Bizim tuhaf bir hikâyemiz vardı. Ne zaman tanıştık bilmiyorum, çünkü yolun başı yoktu, biz algılayamıyorduk, yolu yürüyorduk, ne istediğimizi, nereye gittiğimizi, yolun sonunu düşünmeden yürüyorduk. Saçları kısaydı, siyah paltosunu hiç çıkarmazdı. Arada eli cebine giderdi. Sakladığı bir sırrı vardı belli ki.hep önümden yürürdü, yürürken durmadan konuşurdu. Bazen bir ağacın gölgesine otururduk, sorularıma cevap vermezdi o zaman. Ben ne zaman yeltensem konuşmaya, parmağını dudaklarına götürür susmamı isterdi. Başta anlamamıştım, ama sonra ağaçların bizi duymasını istemediğini fark etmiştim. Bir keresinde yolun kenarındaki o küçük masalardan birine oturduğumuzda günlerdir yemek yemediği halde sadece bir çay iki şeker istemişti. Tabağımı kenara koyup yüzüne bakmıştım. Şaşkındı:
-          Hayattan tat almayı unuttuğum zaman çayımı şekerli içiyorum. Başka hiçbir şey bana gerçeği anlatmıyor.
Sonra yolumuza devam ederken anlatmıştı. ‘Hepimiz her zaman bir şeylerden memnuniyetsiziz. Anlayamıyoruz bunu çünkü hiçbirimiz ruhumuzun içindeki belirsizlik ve doyumsuzluk tohumunu göremiyor. Tanrının neden böle bir şey yaptığını da sorgulayamıyoruz bu yüzden. Hayatımızı da zevkle yoğurup içemeseydik tadını alamayacaktık, ama tadına alıştığında o özün, neden şeker yok diye yakınırsın, çünkü biz hem manayı hem de ambalajı aynı anda isteriz.
Bu yola neden çıktığımı çok iyi biliyordum. Ama yol ne zaman başlamıştı nerede bitecekti bilmiyordum. Yol uzundu ve yolun kenarındaki küçük hayatlar, bizim başlangıcımız gibiydi. Yeni bir başlangıç ne zaman çıkacaktı karşıma?  İki tarafımız, sarı otlarla bezenmişti. Çiçek yoktu, yol bize kurumuş bir bedende, milim milim zevki öğretiyor gibiydi. Taşın kokusuna ve içindeki milyonlarca renge, gökteki toz zerresine dokunmayı öğretmişti. O zaten yolu tanıyor gibiydi, hiç şaşırmazdı bunlara.  Nihayetinde zamansız bir noktasında yolun, o yıkık şapeli gördüğünde durup elini cebine sokmuştu. Beyaz bir mum çıkardı. Paltosunu bir kenara bıraktı. Mumu yaktı ve git dedi. Anlamamıştım. Yüzüme baktı:
Eğer tanrıyla karşılaşırsam bir gün, en çok gözlerine dokunmak isterim onun ve onu kucaklamak. Bak bu yıkık şapelde ruhunu kaybeden tüm yolculara yakıyorum bu mumu. Biz tanrıyı hep duvarların, bedenimizin, kalbimizin, beynimizin içinde aradık. Kimsenin aklına yollara bakmak gelmedi. Ağaçları bile unutmadık. Şimdi git yolcu, sonunu düşünme, beni de.
Adını bilmiyorum hala onun…

28 Nisan 2012 Cumartesi

KİRAZ


‘Vişneler biriktireceğiz ezan seslerinde. Özleyeceğiz, ölümüne hem de’ demişti şair İstanbul’un denize en uzak yerinde. Sabahın beşinde. İzmir’i içinde sen olduğun için seviyorum demiştim ona. Ne çok zamana ihtiyacım vardı. Bunu biliyordum.  Sonra kaybettim bütün mert insanlarımı. Şimdi sadece düşünüyorum öylece. Lisa kedisini alıp gitti. Kedinin son cümleleri havada kaldı sadece. Bugün yarının geçmişidir ve ben bütün geçmişlerimi yitiriyorum öylece. Sırf aşkın resmini çizebilmek adına resim çizmeyi öğrenmek istiyorum. İsmini her duyduğumda beni duraksatan insana, kiraz tarlaları armağan ediyorum. Kaçımız kirazın ve vişnenin ayrımını yapabilir ki. Ben yapamam. Ki bu nisan sonunda yağmur mayısı ve kirazın kokusunu getiriyor ayağıma kadar. Mayısları o adam da sevmezdi. Belli ki geçmişi yakasını bırakmıyordu: ‘‘ Pasaport yolunda, o masalardan birine sinmiş Mayıs Kolyesini düşünüyorsun. Denizler neden bu kadar maymun iştahlı?’’ Mayıs birini alıp götürürken, birini veriyor işte. İşte tam o tarlanın ortasında oturdum düşünmek için. Saçlarımı tuttum, çektim, tanıdıktım ama yabancılaştım. Bütün kelebekler kiraz renginde, kiremitler de öyle. Bunlar tanıdıktı. Ben küçük bir hüzün ve cennette pişen kurabiyelerle doldurdum odamı. Bazen hüznün ve kurabiyenin tadını ayırt edemiyorum. Lisa gitti ve ben Lisaya sadece kediyi alıp götürdüğü için kızdım. Dilimin ucundaki bütün kelimeleri yutup, suskunluğumu armağan ediyorum kendime ve yine hangi mevsimde olduğumuzu bilmiyorum…