19 Ekim 2015 Pazartesi

BALIĞIM, ÜZÜLME SEN*

Ah tam şuramda kocaman bir yara;
özelleştirdikçe, sancılar büyüyor.
Ah tam kalbimin üstündeki yara deşiliyor.
mutsuzluktan ölüyorum, mutsuz ölüyorum.
ismim robottan hallice
zaman da mekanik,
duygusal boşluklarımı ''sorgulamak yasak'' ile dolduruyorum.
yetersiz kalıyorum.
bilgiyi ''yeter'' gördükçe onlar.
bitmez, bitmiyor.
Dininizde ölüyorum;
ah tüm vücudum parçalanıncaya kadar.
matematiğinizde hesaplanıyor dünyamın çapı.
Sosyal tek kalıp sizce.
Tarihiniz kanla yazılı.
gururlanalım isteniyor.
katledilen her hayvan, bitki hizmetimizde.
inanç öyle buyuruyor.
Hazmedemiyorum, yediğim her şeyde olduğu gibi;
ezbere notları, ezbere hayatı.
Ah tam kalbimin üstünde açık kap ameliyatı.
söküp yerine demirden bir soğukluk oturtuyorlar
sonra ''nasılsın?'' diye soruyorlar gülümseyerek her sabah.
''mutsuzluktan ölüyorum, mutsuz ölüyorum'' diyemiyorum gülerek.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

TOPRAK, GÜNEŞ, SU

     Annem beni dört tarafımı saran Su'yun ortasına fırlatmıştı. İçimde yanan bir şeyler vardı, ben büyüdükçe içimde büyüyen, ben aşındıkça yüzeyime çıkmaya çalışan bir sıcaklık. Annem onu da kendimle yakmamdan korktuğu için, belki biraz durulur diye içimdeki sıcaklık, buz gibi dilini her tarafımda gezdirip, beni, sakinleştirmeye çalışan  bu ihtiyarın kucağına bırakıp gitmişti. Yürümeyi bilmiyordum o zamanlar. Sonradan da öğrenemedim. Kaskatı kaldım, durdum… Böyle başlamıştı hikayemiz...
    Annem Toprak’tı. Su’yla evliliklerinden milyarlarca çocuğu olmuştu. Milyarlarca çocuğunu Ademin tanrısıyla yaptığı anlaşmadan dolayı, ademin hain oğullarına feda etmesi gerekiyordu. Göğsüne uzanmış, en verimli yerlerini sömüren milyarlarca hain evlada. Ama annem kadere inanırdı. Kaderin hayatla değil, hayatın kaderle başladığını söyleyip dururdu; onu günbegün öldüren kaderin, hayatından önce geldiğini. Hem biliyordu, yalnız değildi,  bir kaderdaşı vardı; Su.
    Su konuşmazdı hiç. Aptaldı üstelik. Görevini yerine getirmenin gururuyla taşıp duruyordu. Arada bilinçsiz bir öfkeye kapılıp birkaç ademoğlunu yutsa da,  yine de çok severdi onları. Uzaktan bakıp,  gözleri gururdan ıslak, âlemi yaratan benim diye düşünürdü. Toprağın, yani annemin öfkesini anlayamazdı bir türlü.  Alay ederdi içinden annem:
    ‘’Başkasına dokunduğu anda onun şekline girmekle ancak kendisi olabilen bu soysuz, âlemi kendisi yaratmış gibi uzanıyor yanımda. Oysa ne kadar da bihaber, âlemin onun uzandığı yerden hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar yüksekte ve uçsuz bucaksız olduğundan.’’
    Yine de ses etmezdi, çünkü anneme hayat veren oydu.
  Oysa annem hep Güneş’le aldatmıştı onu. Güneşin sıcaklığı yüzüne, yüreğine vurduğunda şarkılar söyleyerek uyanırdı her sabah. Onu kurutup çatlatan, bir yandan yaşam denen şeyi damarlarına akıtan bu sıcaklıktı. Bunun intihar olduğunu bildiği halde vazgeçemiyordu bir türlü. O yüzden aptal Su’yu tutmak zorundaydı yanında.
    Güneş, ademoğlunun tanrısını sevmezdi hiç. Ademoğlunun kemiklerine işleyip, içinde gezinirken onların, tanrıyı nerelerinde sakladığını merak eder, belki bulurum umuduyla gezinip dururdu her birinin bedeninde.
   ‘’ Bu tanrı nasıl olur da aynı anda her yerde olabiliyor? Ben bile saklanırken su geldiğinde güzel Toprağımın üzerine, ben bile karanlık örtümü çekerken sevdiğimle arama, o nasıl her zaman ve her yerde olabiliyor?’’
    Tanrıyı bulduğunda onu kavuracak, Toprakla olan anlaşmasını bozacak, kendini hapsedildiği gökten kurtarıp, güzel yüzlü toprağın yanında olacaktı ebediyen.
    Bir gün  bu konuyu açtı Güneş Toprağa,
  ‘’Gözleri yüreğimde kavrulmuş güzel Toprak, seni Su’yun esaretinden kurtaracak bu anlaşmayı bozmak için, -artık yüzümü sana her çevirişimde üzerinde kalmış laneti eritip harekete geçirmekten bıktım usandım- karşıma çıkan her mahlukatın damarlarına sızıp tanrıyı arıyorum. Bulduğumda onu kavurup, küllerini düğünümüzün armağanı olarak savuracağım dört bir yana. Ama her an her yerde olan biri sanki hiçbir yerde değilmiş gibi; bulamıyorum onu. Duyduğuma göre Ademoğlu onu saklamakta aramıza çekilen karanlıkta. Geçen kavurdum birkaçını. Kaskatı kesildiler karşımda. Kurumuş ağızları Su’ya sesleniyordu. Belki de bu hain Su’dur  tanrıyı saklayan. ‘’
   Toprak güldü, çiçekler açtı göğsünde. Kaderle mühürlenmiş dudaklarından işitilmedi hiçbir ses. Bir daha anlamıştı Ne kadar sevdiğini aynı anda ona hayat verip aynı anda onu öldüren aşığını. Sonra kucakladı Güneşi rengarenk. Kader’e inanmayı bir anlığına da olsa bırakmıştı, doya doya kavrulmuşlardı, hamura dönüşmüş,  yaşam denen ekmeği pişirmişlerdi kucak kucağa.
   On asır geçtikten sonra ben bitmiştim annemin karnında. Yüzüm anneminki kadar güzel.  İçimde babamdan kalma bir ateş.
  Su çok sevmişti beni, nasıl da gurur duyuyordu kendiyle. Kendimi sakladıkça içimi çatlatan ateşin açtığı yarıklarımda akıp duruyordu. Eteklerime dökülüyordu. Annem derine göm demişti kendini.  ‘’Sen en büyük ihanetimsin benim.  Kaderime başkaldırımın nişanesi. Kimse görmemeli, bilmemeli içindeki güneşi. ‘’
    Ben coştukça coşuyordum. Babamdan almıştım harlığımı. Kadere boyun eğmeyen asiliğimi. İçimde yanan bir şeyler vardı, ben büyüdükçe içimde büyüyen, ben aşındıkça yüzeyime çıkmaya çalışan bir sıcaklık. Annem onu da kendimle yakmamdan korktuğu için, belki biraz durulur diye içimdeki sıcaklık, beni, dört tarafımı saran suyun ortasına fırlatmıştı. İhtiyar en güzel eserini gördükçe kendinden daha emin uyanıyordu her sabah.  Buz gibi dilini gezdirip üzerimde, damarlarımda gezintiye çıkıyordu.
    Böyle olsun istememiştim. Ama babamdan almıştım içimin içime sığamayışını. Bir gün  en derinimde bir şey patladı. Başıma doğru püskürdü. Sıcaklık yayıldıkça yayılıyordu.  Su kurudu. Her taraf karanlığa büründü.  Annem sustu.  Sadece içimden dışıma akan; toprağı da, suyu da, ademoğullarını da yakan sisli bir kırmızılık vardı her tarafta.      Gökyüzüne doğru yükselen külleri o zaman gördüm. Her şey benimle yok olmadan hemen önce. 
   Tanrıyı bulduğunda küllerini her yana savuracak Güneş, aslında tanrının kendisi olduğunu bilmeden ölmüştü.
     Ve her şey hiçe dönüşmüş, her yer sonsuza kadar karanlığa gömülmüştü.

14 Nisan 2015 Salı

BİR ENDÜLÜS KÖPEĞİ




Pierre Batcheff'in sürüklediği eşek leşiyim...
yaylada tek başına geviş getiren bir inek kadar yalnız ve hüzünlüyüm.
Apartmanlar pek bir soğuk
Babaannem film izlerken iç geçirip 'filmi sevdim de geçmişimi izlemeyi sevmedim' dedi
Geçmişi seven kaç kişi pişman değil bugünden?
Geçmiş müsaade ediyor mu?
Burada geçmişten bugüne değişmeyen çok var.
musluk suyu arsenikli diye içilmiyor mesela bütün evlerde.
damacana su alamayacak kadar fakir insanlar var bir de.
sabuna yapışmış kıllar banyolarda.
Boynunun, yüreği ağzında kısmını vakumlayan daha az insan.
Babaanneme geçmişi sevdirmeyen çokça faşist.
Histeri kimliğini leke gibi taşıyan kadınlar
kontrollü ve korkak erkekler.
sistem kölesi olanlar
ve sisten yapılma dağ aralarına aşık olanlar.
Apartman boşluklarını uçurum zannedip oradan atlamak isteyenler.
Takip etmeyi ve takip edilmeyi ötekileştirmeyi sevenler
ve ötekilersiz yapamayanlar.
Bir parçanı kesen evrensel şarkılar.
kendisi olmaya cesaret edemediği için yalanlarda boğulanlar
kendisi olmakta asla kusur bulmayanlar.
AMA kokusu üzerinize yapışır.
apartmanda tek başına geviş getiren bir inek kadar yalnız ve hüzünlüyüm
Pierre Batcheff'in sürüklediği eşek leşi kadar kokuşmuş, çürümüş bir haldeyim...


4 Mart 2015 Çarşamba

NAR-1

Nar tanesi gibi dökülüyorsun eteğime,
çığlık kopuyor...
Kırmızı bir leke eteğimde.
unutulunca,
kuruyup morarıyorsun
Allah'ın adı sende yazılıdır diye,
son nefesi
yüzüne tabut gibi inen
iki dişin arasında veriyorsun...

28 Şubat 2015 Cumartesi

VELED-İ ZİNA

Rahmimi vakumlayın.
Bacaklarımdan aksın kanlı et parçacıkları.
Gece yarısı bütün sokakları tek tek yürüyen birileri olsun.
Gelin bulun ve rahminiz dahil içimdeki her şeyi söküp alın,
 bıcaklar saplayın.
Anneliğin kutsallığını anlatıp durun,
sahtekarlık kimde?
Görevlerinden kaçan kadınları yakmalı!
Üstelik karşılığında aldığınız biraz daha düzülmekken,
bu kutsal görevi kendin olmaya tercih etmiyorsan
suç kimde?
ellerimi karnıma götürüyorum,
hissetmiyorum
sürekli ıslak sokakta,
kasasında mandalına ve soğan tartan yaşlı adama ''günaydın'' diyorum.
evimi sorana ''bahçesinde zeytin ağacı olan ev'' diyorum
adımı sorana ''benim bir adım yok'' diyorum.
enfeksiyon kapıp duran duygulardaki irinle besleniyorum.
anne aşığı sokak bekçileri,
afaroz ediyorlar...
erkeliğinizden afaroz edin.

 belki o zaman en az sizin kadar piç olurum



5 Ocak 2015 Pazartesi

YIL 2015

Malumunuz bir kaç gün önce çılgınlar gibi yeni yıla girişimizi kutladık. Herkesin dilinde sağlık, huzur, barış, mutluluk dolu yeni yıl lafları dolandı durdur.
Yıl 2015 oldu.
Hiçbir şey değişmedi...
Hayvanlar, kadınlar, çocuklar tecavüze uğramaya devam etti. yasa koyucular, adil hukuk sistemlerinin, tanrılarının onlara verdiği yetkilerle, ne kadar adil olduğunu gösterip, yine hiçbir şey yapmamaya devam ettiler.
Yıl 2015 oldu.
Huzurun, barışın, yenilenmenin simgesi haline getirdikleri yeni yılda, en az onlar kadar bu isteği duyan kadınlar ''madem bu kadar isteklisin, al sana o halde'' dercesine taciz edilmeye devam etti. Üstelik şenlik yapılırcasına ulu orta.
Yıl 2015 oldu.
Kendisi gibi olmayana her türlü nefreti reva görenlerin hakimiyetindeki bu ülkede hiç bir ölüm, hiç bir kıyım, hiç bir tecavüz, hiç bir hakaret nefret suçu sayılmadı.
Yıl 2015 oldu.
Kadınlar, çocuklar, hayvanlar öldürülmeye devam etti.
En büyük ceza da, tanrının ona bahşetmiş olduğu yüce erkekliği kabul etmeyip, hissettiği için kadın olduğunu ifade edenlere kesildi. çünkü onlar, bu kutsallığa leke sürüp, bayağı ve daha aşağıda olana, yani ''kadın'' olan olmaya meyletmişlerdir.
Yıl 2015 oldu.
Mehtap Zengin adlı bir kadın ÖLDÜRÜLDÜ.
Yıl 2015 oldu.
Bu ne ilkti ne de sondu.
Toplumun en yapay sistemi olan hukuk sistemi, toplumdaki ''üstün insanların'' şeriat kanunlarıyla el birliği edip, onlardan olmayan ya da onlar olmak şerefine nail olmayan herkesin, her şeyin  ''yok olması'' gerektiğine karar vermiştir.
Yıl 2015 oldu.
Çıldırmış gibi yeni yıla girdik. Dilimizde imdat!, medet!, bir çare!, biçare!, ölüm!, tecavüz!, hak!, yapmayın!, Allah! gibi, eskilerinden farklı olmayan yeni yıl lafları dolandı durdu. Haykırışımız bitmedi, bitmiyor, bitemiyor...