29 Eylül 2014 Pazartesi

KOBANÊ
















Bir dilim ekmek batıyor gibi kalbime.
İki taraf canavarlarla dolmuş taşmış.
Minicik parmak, kocaman cesaret basıyor tetiğe.
Vur, vur, vur!
Bu kaçıncı kıyamet?
Bu kaçıncı fırtınadır kopan bir avuç halkın başında?
Ellerim cesaretini yitirip cesede dönüşüyor.
Yüreğim kupkuru, atmak için daha fazla kan istiyor,
şehir ağlıyor, şehir düşüyor, ölüyor, ölüyor;
dağlarda kuzularını otlatan güzel gözlü çocuklar  hayatta kalsın diye iki dikenli tel arasında silahlar susmuyor.
Kadınlar yiğit
Adamlar korkusuz
Adamlar yiğit
Kadınlar korkusuz
Kadınlar, adamlar tek isim,
ateş çemberlerini omuz omuza verip yıksınlar diye;
omuz omuza verip halaya durabilsinler diye.
Bitmeyecek mi yakılan ağıtlar?
Yakılan yürekler, yakılan köyler, yakılan vicdanlar?
Bu göç ne zaman başladı önüne çıkan yuvayı dağıtan?
Annem ne zaman vazgeçecek yüreği ağzında yaşamaktan?
Nenem ne zaman dua etmeyi bırakacak?
Bunca nefret karşısında daha ne kadar direnecekler?
Allah baba çok mu seviyor adını zikredip duranları?
Allah baba çok mu seviyor adını tükürüp duranları?
Güneşi batırmaya gücü yetecek sanıyorlar,
oysa güneşten korkar savaşa yenik düşenler.
Ateşin yaktığı yerde değil, ateşin aydınlattığı yerde kıbleye döneceğiz.
Sırat köprüsünü inşa edeceğiz bedenlerimizle.
Geçerlerse cehenneme gebe kalacaklar.
Bilmiyorlar...
Anlamıyorlar...
Kan kokusunu seviyorlar,
susuyorlar,
bu kara bulutlar sonbahardan sanıyorlar,
yağan kurşunları olsa olsa asit  yağmuru diye selamlıyorlar.
Bu kaçıncı direniş?
Paradan uçan halılar üzerinde taşınmış kurşunlar yağarken üzerimizde?
Bu kaçıncı katliam?
Gök niçin gürlüyor böyle içli içli?
Pencerelere sırtlarımızı dönüp üç maymunu koynumuza mı alıyoruz?
Şimşekler kırmızı lekeler bırakıyor duvarlarda,
boğulmuyor musunuz odanıza taşan keskin kokuyla?
Yoksa bu yaşamınızın en eski kokusu mudur sizlere can katan?
Süt sağan kadınlar, kavalı dudaklarında çobanlara ritim tutacak!
Ağıtlar elbet bir gün sadece eceliyle ölen asırlık çınarlara yakılacak.



















28 Eylül 2014 Pazar

KIŞ GELİYOR

     Dirseklerim dökülüyor sedeften.
     Bağımsızlığını ilan ediyor baş ağrıları.
     Yaz bitiyor,
     yağmur yağıyor,
     insanlar küfrediyor,
     hastalanıyor,
     sıcak bir kucak arıyor,
     aslında kimse çorbayı o kadar da sevmiyor.
     Dişlerim dökülüyor yalnızlıktan.
     Yalın olmak kötü bir şey sanılıyor.
     Kendine yettiğini kanıtlama ihtiyacı duyuyor bunu başaramayanlar.
     Cümleleriniz ne kadar açık olsa o kadar çok kaçırıyor insanları,
     kış geldiği için sıcak iklimlere göç eden kuşlar gibi.
     Sular kesiliyor,
     kafalar cilalanıyor,
     cilalandıkça başka kafalar baltalanıyor,
     halk isyan ediyor,
     fedailer neyi koruduğunu bilmeden kurşunluyor iradeleri.
     Kış geliyor,
     kurt döküyor elmalar.
     İstediğinde gözlerini ovuşturamayacak kadar makyajlı kadınlar.
     İstendiğinde gösterilmeyecek kadar samimiyetsiz duygular.
     Tüm kadınlığınızı sergileyebilirsiniz salınırmış gibi duran kırık bileklerin içini göstererek
     ve bacaklarınızı altmış santim havaya kaldırıp açık bir şekilde bekleterek.
     Ne muazzam bir evren!
     Sarmısak, tereyağı ve bayat ekmek karışımı tüm bildiğim.
     Meme ucuna dokununca dil, çığlık atıyor kadınlar.
     Kulak zarıma dokununca çığlık, susuyorum.
     Kurt döküyor kıskançlık kıskacındaki ruhlar.
     İnsanlar hep kışı getiriyor yorgan altında soyunmak için.
     Soyunduktan sonra kelimelerin bitmiş olması tüketiyor beni en çok.
     ''Konuşmuyorsun'' bir şey ifade ediyor mu?
     Değirmencinin çiçek bahçesi olan arkadaşına duyduğu sadakatin aksine,
     ne verebileceğimi ve ne veremeyeceğimi bilmiyorum.
     Ölmesinden korkmadığım birini yitirmekten korkuyorsam bu ne demek?
     Kurtlar sallanıyor hüzün sarmaşığında,
     dişlerim kaşınıyor, soğuklar vurmaya başlıyor.
     Çıplak görmeyince masum saniyor sizleri ahmaklar.
     Yere düşünce kıçı görünmesin diye zorla külot giydiriliyor küçük kız çocularına,
     külotu indirince kadınlığa geçiş yapıyorlar;
     ''ben bir kösteğim, ne zaman bitecek'' deyip duruyorlar.
     Tecavüz edilmedikçe kimsenin hakkı yok ağlamaya.
     Hissizleştirilmiş, düşüncesizleştirilmiş, çiftleştirilmiş,
     sonra da dilediğince müzikler çalınmış kulaklarına insanların,
     çığlık atamıyorlarsa sayılmıyor mu tecavüzden?
     Başını sağa sola yatırıp, durmadan kıpırdayıp duruyor kurtçuklar,
     orgazm olup olmadığı kontrol ediliyor titreşimlere göre,
     küçük oedipuslar kafalarını bastırıyorlar memelere, boşaldıktan sonra.
     Dirseğimi geçirip şah damarının üzerine,
     ''Dökülelim'' diyorum.
     Dökülemiyoruz.
     Döküleyim dememe gerek kalmadan dökülüyorum,
     ardıma baksam Lut'un karısı gibi tuza dönüşeceğim.
     Hangi masallar hangi efsaneleri doğuruyor?
     Sonuç eşittir amerikan rüyası.
     Film izlemekten, bir kaç cümleye iç geçirmekten başka düşünecek bir şey bulamamak küçük mü  düşürüyor?
     Bacaklarınız arasındaki dahil her şeyin büyük olmasını seviyorsunuz.
     Ama gel gelelim küçük kız çocukları gibi okşuyorsunuz kadınları(nızı).
     Ruhlarını mutfak tartılarında tartıp, size ağır geleceğini hissettiğiniz an...
     O nasıl bir kaçış tozu dumana katan!
     Orgazm olamıyorum, sen yine de sigaranı yak.




24 Eylül 2014 Çarşamba

SAVAŞ MAĞDURU ADAM

Adam uyandı. Saati susturdu ve başını kaldırdı. Parmakları sakallarında gezindi. Korku vardı. Giyindi ve çıktı evden çantasını sırtına alarak. Uzun bir parkın içinden geçti. Savaş mağduru çocuklara gülümsedi. Esmer kadın ve adamlara baktı. İçinde direnç belirdi. Çocukluğu el vermiyordu unutmaya. Üç sigara içimlik mesafe yürüdü. Bir Ankara sabahı değildi. İnsanlar kaldırımları, durakları işgal etmiyordu. İşini sevmiyordu. Duvarları kitaplarla örülmüş bir yerden neden nefret eder insan? Uğruna direnç kazandığı bu mücadeleyi, o kitaplar içinde sıkışıp kalmışken değil,  kitaplarını buluttan bir yatağa dönüştürebildiği zaman diriltmeye değer görüyordu. O sadece bunun farkında değildi. Elleri saçlarına gitti. Artık bu şehre uyanmak istemediğini düşündü. Ruhu bedenine sığmıyordu ve artık şehre ve artık aynı masada, aynı odada içilenlere. İnsanları odalardan sokaklara, sokaklardan masalara, masalardan yataklara koşturan şehre ortak olmak istemediğini fark etti. Ama tam bir terk ediş olamazdı bu. Apartmanın altındaki bakkal aidiyet hissettiriyordu. Ama bir şeyler vardı onu nehirlerden denizlere savuran. Bir kadın değil. Bir tutku. Ankara kadar tanıdıklaşan. Döşeği benimsediği balkon kadar. Adam bir sabah uyandı. Başını kaldırdı. Saat geçti. Parmakları sakallarında gezindi. Umut vardı. Giyindi ve çıktı evden çantasını alarak. Başını önüne eğerek yürüdü. Geceyi düşündü. Parmakları dudaklarına gitti. Kadının sırtını öptü. En az erkeklerinki kadar kadınların da sırtlarına şiir yazılabileceğini biliyordu. Öpücükleri ısırıklara dönüştü. Dudaklarını arzuluyordu. Güzel oldukları için değil öyle gördüğü için.  Kaynağından öptü, yüzünü okşadı. Göz kapaklarında gezindi parmakları. Sızıntı kırmızılığa dönüştü, Şarkılar ritimlere. Artık kıvrımları kestirmek kolaydı. Bir gözün size tanıdıklaşması gibi, bir bakkal samimiyetinde. Şehirlerden şehirlere göçen. İki ayrı odada silüetlerinin dolaştığı hissi gibi. Uzun bir parkın içinden geçti kadının hayalini ardında bırakarak. Karısı olmaktansa metresi olmayı yeğleyen kadının.  Asıl kendine ulaşmaktı arzusu. savaş mağduru çocuklara gülümsedi. Çocukluğu el vermiyordu unutmaya.

10 Eylül 2014 Çarşamba

BALKON HİKAYELERİ

aynı tarihi paylaşmış gibiler. kendini hangi pencereden içeri sokacağını biliyor ikisi de.
adam önden yürüyor, elini uzatıyor karanlığa düşmesin diye kadın.
bu bir adam ve kadın hikayesi değil.
bu bir balkon hikayesi.
yıllardır değişmeyen bir sokağı parsellemek aynı hisle.
ekmeğini bandırıp, aynı tastan mercimek çorbası içme kıvamında.
''unutmanın insani gerçekliği'' yine de direnmeye devam etmek.
bu bir unutma hikayesi değil.
bu bir balkon hikayesi.
iki öksüzün bir diğeri olmadan yaşayabildiği iki ayrı şehrin hikayesi.
mor halkalar içinde sarı bir çift göz,
bazen dokunuyor
ama kaçtığı da çok.
cebinden bir kağıt çıkarıyor sonra katlayıp yerine koyuyor.
''uzakta bir mavilik'', başka şehrin sabahını haber veriyor.
iki adım ötesi nefret dolu insan sınırı.
bir sızıntı adamın beyninden içeri,
gözleri mor halkalar içinde sarı.
öyle hasta ki ama ruhu değil.
hırkasına sarınmış kadınlarını yanında oturup,
sadece içiyor.
içmenin her halini yaşıyor.
tereddüt etmeden elleriyle bacak aralarını yokluyor kadınların.
öleceğini biliyor, bağlanmıyor.
ölmeseydi de bağlanmayacaktı.
yorgun...
yorgun adamlar tehlikeli.
yorgun olsa da durmuyor.
bir mezar olacaksa, başkasının adıyla anılmasın diyor.
''ben'' incitmek değil.
sigarası ağzından düşse halılar ve yataklar yanacak.
mesela asla evladını görmeye gittiğinde asfalt yolda yüzükoyun dinlenmeye durmayacak.
mesela asla görmeye gideceği bir evladı olmayacak.
dağları olacak milyonların saklandığı.
tutkulu kadınları, hüzünlü şarkıları.
elleri sararacak tütünden.
elleri hep bir sıcaklık arayışında.
söylemeye meyilli olduğu onlarca yalan var.
o yüzden hiç soru sormayacaksınız.
bu bir adam hikayesi değil.
bu aynı derecede kadınları seven bir kadın ve erkek hikayesi
Balkona hasret kalmış pencere silenlerin hikayesi.
Adam hikayeleri severdi.
adam hikayeleri olan kadınları severdi.
adam hikayeleri olan kadınları yaşamayı severdi.
zaten kadının hediye edebileceği bir hikayesi yoktu.