22 Aralık 2013 Pazar

SEFA PEZEVENGİNİN BİPOLAR FAHİŞESİ

      Kuaför muhabbetlerine sıkıştırılmış hayat hikayeleri kadar sitemkar kalmışsın bende. Neden annelerimizin ağlama duvarı, babalarımızın bayram günü samimiyetiyle, tek günlük, mahalleden çocukluk arkadaşları oluruz. Beni ağlama krizlerine sokacak seninle ilgili herhangi bir şey isterim, ki bu gelişigüzel söylenmiş bir şarkı da olabilir.
      ''Ama hayat'' diyorum
      ''Siktir et'' diyor annem.
İçine sokulmuş birkaç parmaktan ibaret bütün insanların türemesi, ki iblisin yine yapacak son bir hamlesi olur her seferinde.
      En iyisi geçmişe dönmek, Dut ağacı altında bakırdan bir kaseyle beklemektir.
      En iyisi gece onunla uyuyamadığın için yatağı ateşe verip itfaiye gelinceye kadar başında dans etmektir.
      Turuncu çorapların, elbiseden bozma eteğinle pavyonun önünde beklerken nezaketle açılmış arabaya doğru eğilip '' beni senin bile gidemeyeceğin bir yere götürebilir misin?'' diye sormak ve karşılığında
      '' seni ekzosfere uçurabilir, orada içinde ısınabileceğin bir ev inşa eder, insanların kafalarına tükürebileceğin bir balkon verebilirim'' demesini beklerim.
araba gider, sonra karşıda biri belirir, ona doğru koşar '' hava ne kadar da soğuk'' demekle yetinirim.
      Sokaktan geçeriz, her yer karanlık, belediye ışıkları toplamış, insanlar geceleri sokaklara çıkıp haykırarak şiirler okumasın diye. Lakin ölüler ezanı cennette, seslenir bana yeryüzünden, kafalarına tükürmekle yetinirim.
      Bir arkadaşım var, yatan hayvanı döver, saldıran hayvanı izler, herkeslerden daha çok sever.
      '' Şarkılar onu da insanları etkilediği kadar etkiliyor''.
sonra güler:
      ''En sevdiğim köpeğim, en sevdiğim erkek arkadaşıma tecavüz eder''
      ‘’ Neyse’’ derim sokakta yürümeye devam ederken, çok yalnız kaldı yanımdaki.
      ‘’ Metalarla konuşmaya bayılırım’’
      '' Mesela en çok hangi metayla konuşmayı seversin?''
      ‘’ Tabi ki kendimle dostum’’
      '' Bence sen sadece dönemsel bipolardan ibaret bir fahişesin''
      ‘’ Cafcaflı cümlelerinde kendi kendinin pezevenginden başka bir şey değilsin dostum’’
      '' Bir gün ayrı insanlarla evlendiğimizde, bir otelde buluşmak ister misin benimle?''
      ‘’Çocuklarımı bırakabileceğim bir ailem yok ‘’
       Eve gideriz, sabah olur,  şoförün arkasında unutulduğum bir yolculuğa çıkarım. Leş gibi kokan kedi boynumda kokusunu bırakır. Boynum koklanırken ne kadar masum olduğumdan dem vurulur.
       ''Ama hayat'' der,
      ‘’Siktir et’’ derim. ‘’ hala becerilmeyi bekleyen çok şey var önünde’’
      '' Otel odası? ''

      ‘’ İstanbul’da balıkların evine bakması şartıyla olur’’

17 Aralık 2013 Salı

KERHANENİN BİTİŞİĞİNDEKİ EV

     Beni ararsan, hala kerhanenin bitişiğindeki evde oturuyorum.
     Sen gittiğinde 4’ü 7 geçiyordu. Lamba kefeni kırmızı tişört aynı yerde duruyordu.  İnsanlar loş ışık altında turuncuydu. İnsanlar çok hüzünlüydü, çılgınca dans ediyorlardı ara ara. Sokaklardan yavan erkek sesleri ve sekse davette bulunan kadın cisimleri vardı.
     ‘’ Nefes alamıyorum!’’
     -Kulaklarınla nefes almayı öğren.
     ‘’Asla güzel bir anne olamayacaksın, asla anne olamayacaksın, kanın, vücudun uyuşmuş bu maddelerle’’
     - Bu sevişmemize engel değil.
İnsanları umursamadan sevişmiştik. Bizi göremeyecek kadar kendilerinden geçmişlerdi zaten.
     ‘’Nefes alamıyorum’’
     Fırlayıp çıkmıştın. Aldırmamış şişeyi elime alıp bir nefes daha çekip yanımdaki kadınla öpüşmüştüm.
     Saatler geçmişti hala gelmemiştin. Nefes almak saniyelerle gerçekleşen bir olay ve bir insan hangi deliğe saklanıp saatlerce nefes almaya uğraşırdı ki? Nefesin bağırsak kokuyor.  Asla anne olamayacağım.  Annenin raminde yaşadığın uzun asırlar suskunlaştırmış seni. Yalnız ve temiz kalmayı o zaman sevmişsin. Zarar görme diye sigarayı bırakan bir anneydi seninki ve sen anne olmaya layık olmayacak kadar çok sigarayı seven bir kadını sevmiştin. Hadi rolleri değişelim. Sen kalem tut, ben plasentama tutunayım.
     İkimizin de farklı dünyası vardı ama alanımız aynıydı. Özgürdük,  özgürlük sıfıra eşit olamaz modundaydık. Kirli aile geçmişi. Çok uğraşsan da uyandıralamayacak bir rüyadaydım.
     Yıllar geçti, insanlar bir bir gitti, televizyonda sana benzer birini gördüm; boylu boyunca uzanmış klozetin dibinde, gülümsüyordu.  Bir de not bırakmış şırınganın yanına. 
     ‘’ iki dünyada da nefes alamadım, üçüncüsü belki işe yarar’’ diye.
     Televizyonu kapattım, yemeğin altını kapattım, saat 4’ü 7 geçiyordu. Saati çöpe attım. Ha oğlum oldu bir de, okuldan çıkmak üzere şimdi onu almaya gidiyorum.
     Gelirsin diye, anahtarı elektrik prizinin arkasında saklıyorum hala.


YAĞMUR ALTI AŞIĞI PAN

Sevgili Zeus’um
          Bu sözcükleri sana çok uzak bir gezegenden yazıyorum. İçinde insanoğlu denen mahlukatların yaşadığı kirli bir gezegen bu. O kör olasıca Hera  kara pençelerini geçirip tüm erkliğine, bir hikayeyi orta tuşuna basıp kapatır gibi kapatmaya çalışmış. Zaman ve mesafeler içimize işlenmiş bu yazgıyı kesip atamaz bir köprünün dibine
Saygıdeğer Zeus’um, Ulu Tanrım!
         Beni varlığınla şereflendir, seninle var olmama müsaade et. Yokluğun sonsuz bir hikayeyi sonlandırır.  Lütfen sözlerime bir kelam et, ruhumu yanına çek…
       Gökler ne kadar uzakta tanrım! Ört eteklerini üzerimize, aydınlansın jüpiter’den nasibini almış bütün karanlık.  Şimşeklerin hızını alamasın, Eros’un okları gibi saplansın biz beş para etmez kullarına. Beni kendinle kutsa…
       Buyur gel tanrıların tanrısı!  turuncu bir pencere önüne kurulmuş masamda,  cevizli kek yemeye, bir bardak sıcak çay içmeye. Duvarları yık, özgürlüğe indirilen bütün darbeleri çivile. Özgürce sevişsin bütün insanlık ve bilinmeyenler. Aynı anda müziğin sonsuzla buluştuğu yolda, tüm alem, mahşer gününe aksın.
Yol göster Tanrım!
        Bize sonsuz labirentlerini aç. İkarus’un kanatlarında gezintiye çıkar mutlakiyetini. Erimeyen gezegenler yarat ve bana bitmeyen sonsuz hikayeler anlat. Başımı dizine koymama izin versen de yeter…