31 Ocak 2014 Cuma

DELİLLİK

             Dört domates, üç mandalina, iki portakal aldım bugün.  Tezgaha koydum,  kuru ekmeğe çorba döküp yedim.   Karnını bebeklerle dolduran kadınlar varken bunca çok, onlara inat kendi yaşamımı doğurmak için yedim.  Karşındakini kusturacak kadar dilini boğazına iten insanların yerine yedim. Mutfak halısının üstünde kendini beceren insanların yerine, ayakkabılarımı giyip Yungas yolunda yürümeye gittim. Akşam eve döndüğümde , yerde cansız bedenimi buldum.
             William Carlos Williams’ın beyaz tavuklarını kestim, yağmurda yıkadım, kırmızı el arabasının içinde pişirdim.  Oturdum, Erol Taş misali hepsini yerlilerin gözünün içine baka baka yedim. Boğazımda kaldı, bir bardak su verdiler, içtim, kurtuldum, sonra boğazlarına yapıştım, boğazlarını kestim, beyaz kemiklerine kadar sıyırıp etlerini yedim.
             Dinmedi. Kirli bir denizden toplanmış balık kibriyle dolup taşmışım. Bencilliğimi insanlarda sınadım durdum, dinmedi. Başka bir yolu yok  gibi. Yol bulunamamış ya da henüz bunca gelgitleri kaldıramayacak kadar el değmemiş.  Hani birden yapınca devrim olur demişlerdi? Eline gözüne bulaştırmadan nasıl yapıyor bu insanlar? Zaferi kazandıktan sonra mutluymuş gibi mi yapıyorlar?
             Kusmuğumla midemden fırlayan beyaz etler olmasa gerek sadece. Masanın üstünde bir fahişe gibi sere serpe bekleyen bulmaca gibi durmaktayım karşınızda. Masanın üstünde de becerebilirsiniz fark etmez, beni birkaç kelimeyle doldurabilen herkese aralıyorum bacaklarımı. İnsan balık değil ki kılçığı boğazıma takılsın.  
           ‘’Kafam o kadar iyi ki seni yarin çok iyi tanıyabilirim.’’
           "Ben seni kadın zannetmiştim, oysa sen sadece çocukmuşsun."
           "Dediğin adamlardan biri olmak için kapıyı kilitleyip bana orada erkekliğini kanıtlaman  yeterli olacaktı emin ol, küçük benler üzerinde fırlamış siyah kıllar kadar rahatsız edicisin.’’
             Açısı otuz beş derece olan koltuklarınızı değiştiremiyorsunuz.
             Bir şehri talan etmeye gelmiş develer gibiyiz, arabalar ayaklarımızın altında eziliyor. Kanımız ağızlarında dualar geveleyen o insanları boğuyor, karıncadan insanları.
             Kelimelere dökülünce adını bilmediğim şey uçup gitti.



16 Ocak 2014 Perşembe

KAR

  Kar rüyasını anlatmıştı bana;
‘’Issız bir kara parçasında, burka oluyorum’’
Geviş getiriyor insan evladı.
Geviş getirtiyor.
Yiyor, beni bile pekmeze banıp yiyor.
Şimdi bir ilik kadar beyazım.
Ah ne de güzel salınıyorum, yere çarpıp beyin kanaması geçirmeden önce!
Suya dönüşüp, oluk oluk akmadan önce.
Güneşin esaretinden kaçıp hışımla atlıyorum.
İkarus!
‘’Sakın gitme’’ diyorum,
‘’yeryüzünde soğuk bir ülke kuralım,
Kanatlarınla sar bizi.’’
Dinlemiyor.Güneşe doğru uçuyor,
Toprakta bir kardelenin beni kenara itip boy göstermesini izlemeye dalmışken,
Hayal kırıklığıyla dolu bir ses işitiyorum,
Üzerime düştüğü gibi sıcak kanında eriyorum.
Kan olup oluk oluk akıyorum…
Kan olup oluk oluk akıyoruz…
Yer altında yeni bir medeniyete gidiyoruz.
Kanalizasyon borularının birinin dibine ilişiyoruz
Pekmez içiyoruz.
Televizyonun üstündeki vazoda, kardelen gülümsüyor.


11 Ocak 2014 Cumartesi

LAPLAPA

         Kuşlar gelip yesin diye orta karar yükseklikteki duvarın üstüne bırakılmış, yağmur altında lapalanmış ekmek gibiyim şimdi.  Üzerime yaramaz bir çocuğun basıp geçmesini bekliyorum. Sadece kediler gelip gidiyor o kıvraklıkla.  
         Alışkın değiliz sanki ani değişimlere, çok da büyütmemek gerektiğini düşünüyoruz.  Eski ve gelecek arasında yeniliğini koruyamayan kişilik bölünmelerine bakıp,  bu da tekrardan ibaretmiş diyoruz.
         Pis bozuk bedende mükemmelleşmiş ruh, astralinde kaybolduğunda, neye dokunmak isteyeceksin? Hastalık hali bu, yerine getiremediğin bütün sorumluluklarının yerine bir adım geriye gitmek.  Müziği tersten sarıp dinlemek, ritim bozukluklarından ibaretmiş.
         Düşünmeyi bıraktım. Bana bıraktığın bozuk para cüzdanı gibi işlevsiz her hareketimiz. Rol değişimli yatak hikayeleri özlemiyle dolu içim.
         Ya yok oluyorsam?
         Kimi tatmin edecek aklımdakiler?
         Tamamlanmış bir masalın kelimeleriyle doluyken kafam, onlardan bir anlam yaratamayacaksam ben dahil kimseye faydası olmayacaksa,  zorlama kalışlarla birbirimizi hasta ediyorsak, ''kalmak'' dediğimiz verilmiş sözlerin mecburiyetlerinden  mı ibaret?
         ‘’Her şey imkansız’’ demişti eski şizofren arkadaşım, mahallenin başındaki merdivenlere çömüp.
         ‘’Her şey mümkün kılınabilir. Ama biliyor musun? Sikmişim bu uğraşları!’’ demiştim. Sonra belki bir uzaylıyla tanışma şansımız olur diye konuşup dondurma almaya gitmiştik. O hep fıstıklı alırdı. Ben, dondurmaların ve diğer bütün şeylerin eski lezzetlerinde kalmadıklarını düşündüğüm için kendimkini de ona vermiştim.


         Ben kendime hiç güvenmem. Netliğim yok. Bugün karnıyarıktan nefret ederim. Ama aç değilken bile canım karnıyarık isteyebilir.  Gitmek yine hüküm giyiyor buralarda.  Sanırım biraz korkağım. Terk edilmek istemediğim için hemencecik terk edebiliyorum.  Mümkün kılmak için daha çok uğraş vermem gerekecek.  O zamana kadar kuşlar beni yesin diye ne yapabilirim bir bakmam lazım.