18 Şubat 2012 Cumartesi

BULUTLAR VE YEŞİL MİNARE

                    Yazarken daha cesur olabiliyor insan, daha dürüst belki de.
                     Bazen sabahları oyanmak iyi hissettiriyor. Gözlerini açmadan, kıpırdamadan, hayatına başlamaya üşendiğin o zaman dilimi en çok iyi hissettireni. Sonra güne nasıl başladığım önemli değil. Ben hep içsel ve adamsal acılarımı anlatıp durdum. Hep terkederken konuştum. Ya da çok kararsızdım. 'Göğüslerimi küçülttürmek istiyorum' derken  o adamların ' hayır bence çok güzeller' deyişleri beni kararımdan vazgeçirmeye yetmedi. Ben onların sözlerini hiç sevmedim. Ben sadece sevişirken sevdim onları ve bazen ağlarken onlar. Kucağında beyaz kedisiyle, vodka şişesinin yanında duran çocuk sadece tarihte kaldı. Ben onu düşünmedim, onu hayatıma çekemedim. Oysa ne çok şey var kafamızı meşgul eden.
                     Bugünlerde yeni arkadaşlar edindim. Sigara içmek çok zararlı derken suratlarında beliren ifade uzak değildi.  ' Ben protestan misyonerim, sevişmek günahtır!' derken birşeyler hissettirmesi gerekir bunların. Oysa kirli çatıların üstünde uzanan yeşil minareye bakmak birşey hissettirmemeye başladı. Ben sevişmelerden yadigar morlukları daha çok sevdim.
                     ACIYOR!
                     Olsun, yine de seviyorum! Otobüste, gece bir barın tuvaletinde, boynuma dokunurken, gözlerimi kapatıyorum ve işte orda! Acıyor ama mor ve ben moru çok seviyorum. Pişman olmak neye yarar!  öyleyse sev, başladı artık durmayacak öyleyse siktir et! Hem kulağımda çalan şarkı artık sadece benim için. Bazen önemsiz insanlar şarkılar keşfetmemi sağlar, ben o şarkıları kendime mal ederim. hiç de düşünmem onları. Yeşil minareyi de düşünmem. Şarkılar uçup gider ama kokular unutulmaz. Bazen bazı insanlar kokular keşfetmemi sağlar. Ben o kokuları kendime mal ederim, o insanları unutamam. Uzun yolculuklarda onları düşünürüm, onlardan kaçarım, onlara götürür beni yol. Yolda yakınlarda bir yerlerde küçük köyler ve ve küçük köylerin sahipsiz mezarlıkları var. Bana ait olanında entarili kızlar oynar. Ağacın dalındadır tabut, ağaç elmadandır. Atını kaybetmiş süvariler sahipsiz köyleri gezer. Alıp götürmek isterim onu da. Çok isterim ya da. Ama gelmedi benimle, o ölüleri daha çok sevdi. Ellerimi uzattım, tırnaklarım yarım yamalaktı. Ojeler katiyen durmayı bilmez benim tırnaklarımda. Vardığım şehir anlamsız bir dilde konuşuyor. Sokaklar nergis kokuyor. Hayır ben istiyorum diye degil. Yaşlı amca nergisler sermiş sokağa. Kuşlar yem verilmesini beklerken ne de güzel oyunlar oynuyor. Üçyolda metronun çıkışında çayımı içerken nasıl da farklı herşey. Çiçek almıyor kimse. ya kimse sevmiyor, ya da çiçekler çok pahalı. Uzun zamandan sonra gülleri farkediyorum.
                    NERGİSLER!
                    Hayır onları uzun zamandır seviyorum. Marketteki çocuk bir hikaye yazmış onlara.  Hikaye de nergisler de elime sinmiş bozuk para kokusuna aldırmadan kokuyorlar. Ben bazen kokular çalıyorum, kendime mal ediyorum. Bulutların üstüne çıkmak istiyorum ama çıkamıyorum. Ben bulutların üstünden atlayabilirim!. Adamlar ev yapacak oraya sonra biz düşeceğiz oradan. Aman şemsiyeni unutma! Yağmur kokmaz çünkü, ıslatır. Erirken kemiklerim, hayır küçülen bedenim değil. Aşık olmak üzereyim ya da  korkuyorum. Buna bir minübüs dolusu insan şahit. Aynada kızıl saçlarıma ve dağılmış yüzüme bakarken hala elim istemsiz boynuma gidiyor.
                   ACIYOR!..