8 Ağustos 2015 Cumartesi

TOPRAK, GÜNEŞ, SU

     Annem beni dört tarafımı saran Su'yun ortasına fırlatmıştı. İçimde yanan bir şeyler vardı, ben büyüdükçe içimde büyüyen, ben aşındıkça yüzeyime çıkmaya çalışan bir sıcaklık. Annem onu da kendimle yakmamdan korktuğu için, belki biraz durulur diye içimdeki sıcaklık, buz gibi dilini her tarafımda gezdirip, beni, sakinleştirmeye çalışan  bu ihtiyarın kucağına bırakıp gitmişti. Yürümeyi bilmiyordum o zamanlar. Sonradan da öğrenemedim. Kaskatı kaldım, durdum… Böyle başlamıştı hikayemiz...
    Annem Toprak’tı. Su’yla evliliklerinden milyarlarca çocuğu olmuştu. Milyarlarca çocuğunu Ademin tanrısıyla yaptığı anlaşmadan dolayı, ademin hain oğullarına feda etmesi gerekiyordu. Göğsüne uzanmış, en verimli yerlerini sömüren milyarlarca hain evlada. Ama annem kadere inanırdı. Kaderin hayatla değil, hayatın kaderle başladığını söyleyip dururdu; onu günbegün öldüren kaderin, hayatından önce geldiğini. Hem biliyordu, yalnız değildi,  bir kaderdaşı vardı; Su.
    Su konuşmazdı hiç. Aptaldı üstelik. Görevini yerine getirmenin gururuyla taşıp duruyordu. Arada bilinçsiz bir öfkeye kapılıp birkaç ademoğlunu yutsa da,  yine de çok severdi onları. Uzaktan bakıp,  gözleri gururdan ıslak, âlemi yaratan benim diye düşünürdü. Toprağın, yani annemin öfkesini anlayamazdı bir türlü.  Alay ederdi içinden annem:
    ‘’Başkasına dokunduğu anda onun şekline girmekle ancak kendisi olabilen bu soysuz, âlemi kendisi yaratmış gibi uzanıyor yanımda. Oysa ne kadar da bihaber, âlemin onun uzandığı yerden hiçbir zaman ulaşamayacağı kadar yüksekte ve uçsuz bucaksız olduğundan.’’
    Yine de ses etmezdi, çünkü anneme hayat veren oydu.
  Oysa annem hep Güneş’le aldatmıştı onu. Güneşin sıcaklığı yüzüne, yüreğine vurduğunda şarkılar söyleyerek uyanırdı her sabah. Onu kurutup çatlatan, bir yandan yaşam denen şeyi damarlarına akıtan bu sıcaklıktı. Bunun intihar olduğunu bildiği halde vazgeçemiyordu bir türlü. O yüzden aptal Su’yu tutmak zorundaydı yanında.
    Güneş, ademoğlunun tanrısını sevmezdi hiç. Ademoğlunun kemiklerine işleyip, içinde gezinirken onların, tanrıyı nerelerinde sakladığını merak eder, belki bulurum umuduyla gezinip dururdu her birinin bedeninde.
   ‘’ Bu tanrı nasıl olur da aynı anda her yerde olabiliyor? Ben bile saklanırken su geldiğinde güzel Toprağımın üzerine, ben bile karanlık örtümü çekerken sevdiğimle arama, o nasıl her zaman ve her yerde olabiliyor?’’
    Tanrıyı bulduğunda onu kavuracak, Toprakla olan anlaşmasını bozacak, kendini hapsedildiği gökten kurtarıp, güzel yüzlü toprağın yanında olacaktı ebediyen.
    Bir gün  bu konuyu açtı Güneş Toprağa,
  ‘’Gözleri yüreğimde kavrulmuş güzel Toprak, seni Su’yun esaretinden kurtaracak bu anlaşmayı bozmak için, -artık yüzümü sana her çevirişimde üzerinde kalmış laneti eritip harekete geçirmekten bıktım usandım- karşıma çıkan her mahlukatın damarlarına sızıp tanrıyı arıyorum. Bulduğumda onu kavurup, küllerini düğünümüzün armağanı olarak savuracağım dört bir yana. Ama her an her yerde olan biri sanki hiçbir yerde değilmiş gibi; bulamıyorum onu. Duyduğuma göre Ademoğlu onu saklamakta aramıza çekilen karanlıkta. Geçen kavurdum birkaçını. Kaskatı kesildiler karşımda. Kurumuş ağızları Su’ya sesleniyordu. Belki de bu hain Su’dur  tanrıyı saklayan. ‘’
   Toprak güldü, çiçekler açtı göğsünde. Kaderle mühürlenmiş dudaklarından işitilmedi hiçbir ses. Bir daha anlamıştı Ne kadar sevdiğini aynı anda ona hayat verip aynı anda onu öldüren aşığını. Sonra kucakladı Güneşi rengarenk. Kader’e inanmayı bir anlığına da olsa bırakmıştı, doya doya kavrulmuşlardı, hamura dönüşmüş,  yaşam denen ekmeği pişirmişlerdi kucak kucağa.
   On asır geçtikten sonra ben bitmiştim annemin karnında. Yüzüm anneminki kadar güzel.  İçimde babamdan kalma bir ateş.
  Su çok sevmişti beni, nasıl da gurur duyuyordu kendiyle. Kendimi sakladıkça içimi çatlatan ateşin açtığı yarıklarımda akıp duruyordu. Eteklerime dökülüyordu. Annem derine göm demişti kendini.  ‘’Sen en büyük ihanetimsin benim.  Kaderime başkaldırımın nişanesi. Kimse görmemeli, bilmemeli içindeki güneşi. ‘’
    Ben coştukça coşuyordum. Babamdan almıştım harlığımı. Kadere boyun eğmeyen asiliğimi. İçimde yanan bir şeyler vardı, ben büyüdükçe içimde büyüyen, ben aşındıkça yüzeyime çıkmaya çalışan bir sıcaklık. Annem onu da kendimle yakmamdan korktuğu için, belki biraz durulur diye içimdeki sıcaklık, beni, dört tarafımı saran suyun ortasına fırlatmıştı. İhtiyar en güzel eserini gördükçe kendinden daha emin uyanıyordu her sabah.  Buz gibi dilini gezdirip üzerimde, damarlarımda gezintiye çıkıyordu.
    Böyle olsun istememiştim. Ama babamdan almıştım içimin içime sığamayışını. Bir gün  en derinimde bir şey patladı. Başıma doğru püskürdü. Sıcaklık yayıldıkça yayılıyordu.  Su kurudu. Her taraf karanlığa büründü.  Annem sustu.  Sadece içimden dışıma akan; toprağı da, suyu da, ademoğullarını da yakan sisli bir kırmızılık vardı her tarafta.      Gökyüzüne doğru yükselen külleri o zaman gördüm. Her şey benimle yok olmadan hemen önce. 
   Tanrıyı bulduğunda küllerini her yana savuracak Güneş, aslında tanrının kendisi olduğunu bilmeden ölmüştü.
     Ve her şey hiçe dönüşmüş, her yer sonsuza kadar karanlığa gömülmüştü.