20 Temmuz 2014 Pazar

ÇOK SÖYLEMEYE GEREK YOK

Çok söylemeye gerek yok. Çok konuşmak için çok fazla dinlenmemiş olmalı insan. Çok konuştuğu için kendinden utanan insanlar tanıyorum. Virgülle başlayıp üç noktayla bitiriyorum cümlelerimi. İsteyen istediği gibi anlasın diye. Susmayı tercih ederdim. Evet edebilirdim belki ama sanırım kendimi, savaş açtığım bir başka dünyanın kralına heybe içinde naif tehditler yollayan, iki dünya arasında gidip gelmeyi görev edinmiş bir ulak olarak görüyorum.
Bir zamanlar çok büyük bir kumsalda çok büyük bir balıkçı varmış. her sabah uyanır kayığını alır bir önceki günden daha uzağa gitmeye çalışırmış. Elinden geldiğince kayığının bakımını yapar, kendisi gibi yorgun olmasını anlar ama amacına ulaşmadan da onu özgür bırakmak istemezmiş. Ceptin gezegenin en uçsuz bucaksız denizinin kıyısında konuşlanmış, en büyük hayalini yerine getirebilmek için elinden geleni yaparmış. Bu yorgun ve yaşlı kayıkçı her akşam yaktığı ateş başında birbirinden lezzetli balıkları pişirirken bir yandan pödeki tütününden çiğner, ona ulaşmak için her sabah saatlerce kürek çektiği cenneti düşünürmüş. Yıllardır tek amacı Ceptin gezegeninin uçsuz bucaksız denizinin diğer kıyısındaki cennete ulaşmakmış. Binlerle çarpılan günler sakallarını beyaza döndürürken, bir yandan umudunu diriltirmiş. Bazen kıçını kuma gömüp, yüzünü karanlık suya dönmüş kayığına bakar, ona çektirdiği eziyet için pişmanlık duyar sonra gideceği cennette ona emeğinin karşılığını vereceğini düşündüğü için pişmanlığını,  bir tanrı edasıyla göğsünü kabartan bir gurura çevirirmiş. beklediği gün gelmiş çatmış. Bu denemesinde daha önce gitmeye cesaret edemediği kadar uzağa gidecekmiş. karanlık çöktüğünde, binlerle çarpılan günler sakallarını beyaza döndürmüşken, cennet artık yeterince yakındadır diye düşündü. kayığına uzandı. son ricasıydı. bindi kayığa, cenneti ona çok yakıştırmıştı. yeşil bir nehrin kenarında gün batımını sonsuzluk penceresinden bakıp, her gün yüzünü döndüğü manzarasında, ateşler saçan güneşin onu terk edişini hayranlıkla izliyordu. Bu kadar dayanması beklenmezdi normalde. Yola çıktı. Ağzındaki tütünü çiğnemeye başladı. Mutluydu. cennetten çok, emeğine karşılık bulması heyecanlandırıyordu. Yol uzundu. İkisi de yorgundu. Deniz asla yitirmiyordu şehvetini.  Kızgındı. Kızacak kadar çok içindeki milyarlarca çocuğunu doğuramamıştı. Kendi dengesinde kurulmuştu gezegenler arasında köprü olan deniz. öfkeliydi. Kadınlığını vurdu gökyüzüne. kayığı yuttu. Adamı yuttu. öbür ayağının dibine kurulmuş cenneti vermedi onlara. Hangi birimiz adamın ve kayığın cennete ulaşmasını isteyebilir? Cennetin varlığına inanmazken. çekici vurmayı düşünmek yerine çekici kafasına geçirebilecek yokken. bu yüzden çok söylemeye gerek yok. kaderini belirlemen için izliyorum sadece. haritası çizilmemiş bir hayatın içinde yaşamaya akmak, söylemek istediklerimi içinde hayal barındırmayan denizin bu tarafına atar. denizlerde halatlar. hem kendi ulaklığını yapan krallar, kime güvenebilir.


















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder