27 Nisan 2014 Pazar

İD

          Hep aynı şeylerden bahsetmenin verdiği sıkılmışlık, hep aynı duyguları yaşamanın verdiği sıkılmışlıkla aynıdır, ki bu da filmlerdeki gibi her şeyi silip süpürecek alt bilinci çok çirkin kodlarla dolu, son anda sevdiğin erkeğin ya da kadının peşinden koşma anını asla yaşatmaz size. Bu, hayal dünyanızda yaşamayı bırakıp gerçek hayatınızla, içine üçüncü ve dördüncü şahısları aldığınızı  göz ardı etmeden yaşamaya alışın demek oluyor. Yaşadığınız olaylar bu koşullarda bir sokakta gecenin bir yarısı ''beni bırakma!'' ya da '' sana geldim'' deme fırsatını, ütopyanızdan öteye geçirmeyecektir.  Robert’ın eşcinsel olduğunu keşfettiği an Patti’nin yok olduğunu hissettiği an olmuştur. En azından bizim gözümüzde. Çünkü biz duygularımızı aşıp onları kontrol edemeyecek kadar arabesk yaşıyoruz. Tüm inançlarımızı yıkıp bizden daha iyi başarabilen birilerine takılıp kalırken bir adım öteye geçemiyoruz kendi penceremizde. Ne kadar açık konuşursak konuşalım karşımızdaki kendi şizofrenisi doğrultusunda yüceltecektir bizi.Ve biz asla aşamayacağımız egolarımızın bizi geceleri herkes uyurken, aşırı genleştirip, gündüzleri herkes uyanıkken aşırı büzüştürmesini seyredip dururken tuzla buz olduğumuzu göreceğiz.  Aklımız karışık, çünkü egolarımız kontrolü ele geçirdi mi, asla çıkarmayacak dişlerini etlerimizden. Onu yok etmek o kadar zor ki… Hele onu tek başınıza yok etmek zorunda olduğunuzu bilmek çok daha zor.  Biz en çok nerde yanılıyoruz? Cevabı çok basit. Kadınlar kendi egolarını erkeklerin onların sırtlarına en yakın noktada durmaları üzerine inşa etmiştir. Erkeksiz olmaya dayanamıyor egolarımız. Bu yüzden sevişirken de en çok sırtlarımızın öpülmesinden tahrik oluruz. İçimiz içimizi yiyor. Onun mutlu olduğunu, başka kollarda olduğunu düşünmek, başka kollarda olsak bile bizi çıldırtmaya yetiyor.  Ne bencilik ama! Oysa sadece bize ait olduğunu söylese siktiri çekip göndereceğiz. Hiç olmadı Foucault gibi olağan sancılarımıza, birinin diğerinden çok da farklı olmayan sancılarımıza isimler yakıştırmak adına her türlü kafayı yaşayıp, her türlü bedende soluklanıp sonunda artık işimize yaramayacak bir isim bırakarak bilinmez diyarlara doğru uçmamız pır pır diye, acınası egomuzun bir parçası. Yoksa çok mu çabuk unuttuk gerçek ibadetlerin, ardında hiçbir ipucu bırakmaksızın gizli yapılması gerektiğini? Çok çabuk unutmuşuz. Medya çılgınlığı ile en tiz sesi bile daha çok insana, en olmadı en salak insana ulaştırma aşkımızı. Ego temelde mide ağrısı değil cinselliğimizi ve açlığımızı doyurma ihtiyacımızdır. O halde egoyu yok etmek klişelerden kurtulup, ‘’diğer’’ insanları bir kenara itip tamamen soyutlanma hali olmalıdır ki açlığa en fazla kırk beş gün dayanıldığını kabul edersek, uykumuzda boşalmak şartıyla egomuzu ancak bu kadar zaman sindirebiliriz. Ha ayrıca farklı olmak diye bir şey yoktur. Çünkü klişelerden kurtulduğumuzu düşünüp ‘’farklı’’ bir gruba ait olmak yine klişenin kendisidir. Yani egolarımız asla eşsiz olmayacak. Acılarımız ya da heyecanlarımız asla eşsiz olmayacak. Üzgünüm intihar etsek bile eşsiz olmamaya devam edeceğiz. Yine de sevdiğini göstermeye devam etmekte bir sakınca yoktur. Tabi karşınızdakini önemseyip bunu problem haline getirmediğiniz sürece. Onlarla değil kendinizle mücadele etmeyi öğrenmeniz gerekir her şeyden önce. Oyun istediğiniz kurallar çerçevesinde devam etmediği sürece, yıkılmaya çok müsait olursunuz. Oyun oynamayı bırakıp siktir çekmek de bir çözüm. Kendinizi terbiye edebildiğiniz sürece. Pek inancım yok ya siz yine de devam edin, durmayın lütfen.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder