27 Şubat 2014 Perşembe

YORGAN

Çok az insan tanıdıklaştığında sizi artık bir başkası yapar.
Yeşil kuş tüyü ve gümüş yaprak küpe
 İkisinin de sahip olduğu kulağı bilmesine gerek yok.
Çöp kutusunda arada biriken kulak çöpü. Bana ait olmadıkları kesin.  
Dünyalar öyle ki iki ayrı uçta, pusudaki hayvan gibi karşılıklı beklemekte.
‘’Senin olmasını’’ çok sevdiğin yorganı hediye et.
Herkesten kaçıp bir yorgana saklanmak…  Üstelik konuşuyorsun onunla.
...
Çıplak halde, kediyle oynayan adam,
Metro duraklarına kimse kurtuluş yerleri demez.
Sakın sakın yapma!
 Sakin sakin akıyor bir şelale.
Bak radyoda Sakin çalıyor.
Her yanı olacak kadar büyüklükte sevmekte bazı insanlar
Artık geçmişte o resim; beyin dalgalarımın hediyesi üç milimetre çapındaki…
üstelik siyah beyaz.
Akmayan makyaj yapmışlar,
Merak etme ben ağlarsam akacak olanından kullanıyorum.
Ama sonra diyorum ağlamak en gereksiz duyu.
Kirli elbisedeki tanıdık koku kadar.
...
Şimdi yatağımda oturuyorum, deprem oluyor.
Kovaya batırıyorum elimi,  sonra tütünü
Kedi neden su içiyor oradan?
Kapının arkasında hiç tanımadığım biri var.
Çelik kapılar eriyor,
Ağzımda duman kayıyor
Anlamsız birikiyor birikiyor,  odanın ortasına bırakıyor kendini.
kül kararıyor kovadaki suda.
Hayır titremiyorum deprem oluyor
Hayır ağlamıyorum sadece gözüm kararıyor
Hayır balkonuma taşıyor lacivert deniz.
...
Sonu ölümle bitmesin diye yazarken, kedi okşuyorum bir yandan
Üstelik çıplak.
...
O uzakta, kendi yatağında.
Uzakta bir fahişe
Tiksinti uyandırıyor her sevişmede.
Kadın ilki kadar heyecanlı her seferinde
Adam eskisinden şehvetli son kez.
‘’Altmış iki yaşında’’ dedi, ruhu öyleymiş şarkıdaki gibi.
Son kez anladı kadın
Çok az insan tanıdıklaştığında sizi artık bir başkası yapar.
Hemen kaptı çantasını, kaçtı odadan kendi hayatına.
Adam yorganına sarıldı, ama konuşmadı…




15 Şubat 2014 Cumartesi

SELMA'NIN GÖLGESİ

          İşte o gün geldi. Son yıllar korkularla doluyken, o boktan gün geldi çattı. Ölüme en yakın olanı demişti rüyamda bir tabut. Hayır sadece sarılmak istemiştim bir kere. Öyle genç kalmayı başarır ki cinsi en görkemliler,  bir adım atsanız onun alanına girecek, kaçar giderler. Her zaman söylemişimdir, terk edin, böylesi daha kolay oluyor diye.
          Bugün senin  günün o yüzden, az evvel boşalmış olsam da hazırım istediğini yapmaya.
          Kadınlar erkekler olmadan da idare edebilir.
          Telefonda ağabeyim gülüyor, ‘’ama henüz bundan haberi olmayan çok fazla kadın var’’ diyor yengemi işaret ederek.  
          Oysa sen sigaranı yakmışsın, bitmesini bekliyorsun. Düşünüyorsun ve senden başkasının nefes aldığı odaların, farelerin yuvası olan bütün deliklerinden korkuyorsun. Baştan anlaşma yapar korkaklar. Ve çizgilerini silen rüzgarlara engel olmak için pencereleri kapatmaya koşuyorsun.
          Eski yağ tenekesinde kuru bir asma dolanmış yağmurda gümbürdeyen saca.
          Altında iki kişi.
          Biri diğerinden suskun.
          Bana kendimi kötü hissettiren kahpelerin canı cehenneme.
          Senden kaçtığımı anlamıyor musun? Alışkınım gece sebepsiz duran araçların siluetlerine ve yaza doğru tatlı bir serinlik bırakan şubat yağmuruna.
          Rüyalarını bile kontrol etme isteğiyle dolu bir şizofrenim.  Eski şizofrenlerden öğrendiğim Selma’nın gölgesiyim.  Kara çarşaf altında, tek kişilik evinde yatağının kenarından,  otlu sigarasından her gün farklı bir erkeğe ikram eden kadınlardan.
          Bu kadar uzaklaşmak kimden?
          Bir çözebilsem bunu, sadece bir anlığına anlayabilsem.
          İşte o zaman anlarım kimin gitmesi gerektiğini.
Neden kadınlar hamam böcekleri gibi kaçışır mutfağa, mutfak masasına?
         Korkaklar baştan anlaşma yapar, ya da sabah erken uyanıp gider.  O mutfak masasında kalan hep acınası bir sefillikte.
          Her gün kimin hayatını topluyoruz bulaşıklardan başlayarak.
          ‘’ Sevmedim mutfak masasını, çok yapmacık durmuş’’ Sen hiç onun üstünde yumurtalı ekmek yedin mi? Sonra yataktan kaçıp, herkesten kaçıp, kendinden kaçıp, çantaya tıkıştıracağın kağıtları serdin mi üstüne.
          Bizden yüce kadınlardan bahsederken, onları anlarsın, ama hissetmemekte ısrarcısın.  Acıkmak sadece sabahları gidiş yolunda.
           Seni az önce becerdim ama istersen yine becerebilirim. Senin günün bugün ne de olsa.



2 Şubat 2014 Pazar

NYMPHAEA ALBA

          Kedi aldım eve bugün. Sokaklar onu yutmasın diye.  Şimdi bir çatı altında içgüdülerimi geriye iterek, onu medenileştirmek için  sesimin onun bedenini aşan noktalara çıktığını görüyorum…

         Kendimi mi özgürleştiriyorum?

         Kedimi mi özgürleştiriyorum?

         Onu mutlu olduğu yerlerden uzaklaştırıp birazcık sevgimi vereceğim diye kendi kölem yapmaya başladım bile. 

         Robinson’un Cuma’ya yaptıklarından ne farkı var ki? ‘’Mastürbasyon için kullandığınız ellerinizi sakın ola çatal niyetine kullanmayın’’a getirmek. Nimetle, onu ağzına götürecek elin arasına koyulan bir demir parçasına medeniyet  dedik.  

                                                         …

         Nilüfer meyvesini vermeye başladığında, su onu derine çeker ve yeni bir nesil doğuracakken, onu balıklara yem eder.

         Artık tamamen ıslaktır. Bir kuş yardıma koşar onu elimden almayın diye. Sadece suda kırılmış yarı saydam tüketilişini görür.

         (Kim uçurdu acaba kafamı? Ben kafam olmadan da yaşarım. Çünkü, elim, kolum, bacaklarım var sana ulaşmak için. Ve bir de el bombası gibi fırlatıp, tüm kahrolası sınırları havaya uçuracak bir kalbim...) 

      Siz hiç annesinin ona uzattığı son lokmayı annesiyle paylaşan çocuk gördünüz mü? 

      Muhakkak görmüşsünüzdür…

      Elime verdiğin ekmeği, bütün bedenime sürüp şükretmek değil niyetim. Karşılığında cebimdeki iki zeytinden birini ve ekmeğin yarısını vermek isterim. 

      Bu tamamen HAK meselesi. 

      Kedi aldım bugün eve. Bir gözü neredeyse kör. 

      Çünkü anladım ki insanları güzelleştiren kusurlarıdır.


1 Şubat 2014 Cumartesi

AĞIZ AĞRISI

        Yarım kalmış macun ve kirli bir fırça duruyor lavabonun üstünde.Üstüm başım unutulmuş bedenimin üstünde. İnsanın beyni neden uyuşur? Çok içtiğinden mi çok içmediğinden mi?  Bu şarkıda ağlamam hayır, ama intihar şarkımdır. Ağacın köklerini ısıran bir ırmak bulmak ve uzun uzun kuma bulanıp yıkanmak lazım. Kör bir otoyolda çıplak bir çift bacak bulup güzelliğe kutsanmalı. Bozulan fermuar dişin olmalıyım ki asla kapanmasın göğsün. Yanık göğsün, öpülesi ve elimde kalbinin attığı kendi senfonisini yaratmış göğsün. Sil kötü anıları ve bizim şarkımız olsun demiştin. İnsan neden paylaşmak istesin ki şarkısını. Bir lokma ekmek değil. İnsanın ekmekle doyuramadığı bir yemektir çünkü o. Beyaz tişörtünden memene kaymış sol eldir, pedofili bir hastalıktır şarkı. Doğurursun, beslersin. Tecavüz ederek büyütürsün onu.
               Başkaları cehennemdi
               Başkaları cenette.
         Ve güneş bir asmanın arasından uçup tam suratının ortasına tokadını indirirken ve sen salıncakta bir kaplumbağa gibi gamsız dururken, birinin üstüne gelip oturmasından zevk almadığını söyleyemesin.
Sonradan nereye kaybolduğunu bilmediğin bir adam kapıyı tıklatırken, elinde tuttuğun sokak lambasıyla aydınlanan kitabın olamam. Yatağında üzerine uzandığında seni duvara yapıştıran köpek de olamam. Ama üstünü örter, sana sarılırım. Üstümü açtığında uyanır yorganı ikimize de örterim.  Seni bilmem ama gideceğim, senden önce. Ve gelmek için ayaklarının olduğunu çoktan unutturmuş olacak bu beton yuvalar arasında kaybolduğunu bilmeyeceksin.
                Hoşçakal, çok çirkin bir terk ediş biçimidir.
      Ellerini yıkamadan sofraya oturup ''eline sağlık anne'' dedikten sonra çay demlemeyi ihmal etme.
                Hoşçakal...