16 Eylül 2013 Pazartesi

ZEYNEP

              Zeynep elleri boğum boğumdu, bir gün caddeden karşıya geçerken bir şarkı çaldı, rüzgar saçlarını uçuşturdu, araba geldi çarptı ve öldü.
             Bir gün Zeynep tam denizin kucağına oturmuş tuzlu kahveler içiyordu, durmadı, gözlerini bir an olsun açmadı ama kahve içmeye devam etti, sabaha doğru enfes suda bir gezintiye çıkmıştı.
            Beni bir sen anlayabilirsin Zeynep, uzaklarda neler var diye sormuştun bana:
            ‘’uzaklarda kurabildiğim kadar çok hayal var ‘’ demiştim
          Şaşırmıştın, çocukça bir heyecan kaplamıştı çilli yüzünü, ah çiçekli, sümbüllü, kasımpatılı elbisen uçuşuyordu uçuşuyordu! Bakmıştım sana, içinden gelen o heyecan dalgasına dayanamayıp ayağa fırlamış, ‘’hadi’’ demiştin, ‘’dans edelim, bırakalım saçlarımızda tuzlu esintiler dolaşsın, yıldızlar ritim tutsun,  dalgalar müziğimiz olsun, eteklerimiz bugün sadece rüzgardan uçuşsun’’
            Bütün gece dans etmiştik sonra sarılıp uyumuştuk. Sabah uyandığımda çoktan gitmiştin,
           ‘’Uzaklara kurabileceğim kadar çok hayalim var!’’
            Bir sabah zeytin, ekmek  almaya  gidiyordum. Güneşli bir gündü, bakkalda Lâmi amcayla sohbete dalmıştık, sonra sen geldin, (plajlı günlere yakışır renkteydin. Tenin bembeyazdı, yüzüne istila eden bütün noktalar öpülesi güzellikteydi. Ah Zeynep sen Kur’anın   İncil’in anlattığı melekler kadar güzeldin, hükümsüzdün. Bizim Erdal demişti  ‘’Şeytana tapmak istiyorum, beni en çok yalnızlığı cezbediyor ‘’ diye. Sana tapmak istedim Zeynep, ayaklarına kapanmak, başını göğsüme koyup sana sımsıkı sarılmak.)
          ‘’ Bir paket Samsun’’ dedin, suratında anlık bir korku belirdi uzatırken parayı, bana baktın sonra, kötü yakalanmıştım, fark etmeden gülümsedim, şaşırdın. Acele acele çıktın sigaranı alıp. Lâmi amca suratında pişkin bir ifadeyle:
          ‘’ Aman kızım uzak dur derim  bundan, senin adın da çıkar sonra!’’
          Soru sormama lüzum yoktu, Lâmi amca midemde kramplara sebep olan bakışlarını atamamıştı sen gittikten sonra bile. Ama nerde oturduğunu merak etmiştim, gelip kapına dayanmak istiyordum.
         ‘’ kim ki bu?’’
         ‘’ Aşağı apartman var ya, dolmuş durağının ordaki, ‘’
         ‘’Evet?’’
         ‘’Orda dördüncü katta oturuyor’’
          Sırıtışı midemi bulandırdı, seni bu iğrenç adamlarla düşünemiyordum Zeynep , işini yaparken çektiğin acı seni daha da kutsallaştırmıştı. O an ne düşündüm biliyor musun? Sanki sen sustukça yüzündeki noktalara bir sır işareti gibi yenisi ekleniyordu. Sırrını suratında taşımak herkese yakışmaz Zeynep. 
          Çıktım ordan, yürüdüm, yürüdüm başımı kaldırmadım, kapına dayanmak istiyordum, bana ne tepki vereceğini bilmeden, ne düşüneceğine aldırmadan. Apartmanın önüne geldiğimde hanımeli kokusu karşıladı beni, senin meskenin ancak böyle kokabilirdi, Seni koyduğum her yerde cennet  çiçekleri yeşerir. Merdivenleri çıktım, üçüncü kata geldiğimde kapı açıldı elindeki çöp torbasıyla kalakaldın, ben de öyle. Işıklar söndü, kıpırdayamadım. Ağzımda birkaç laf geveleyebildim ancak:
          ‘’ Dördüncü kata çıkıyordum’’
          Karanlıkta gülümsediğini görebiliyordum Zeynep, kalbimde kanın pompalanma sesini duyuyordum. İçime makineler koymuşlar da çalıştıkça bütün organlarımı parçalıyormuş gibi hissettim.
         ‘’ Bir çay içer misin?’’
         Oturup çaylarımızı yudumlarken sigarandan ikram ettin, yaktım, yandım.
         En yakın arkadaşım olmuştun, ben de senin. Sensiz bir gün geçiremiyordum. Ne zaman yüzün gözümün önüne gelse, sana koşmamak için ayaklarımı zincirlemem gerekirdi.
         Seni tanıyalı bir yıl olmuştu, o gün en sevdiğin pastadan, en çiçeklisinden yeni bir elbise almıştım sana. Kapıyı her zamanki güzelliğinle açtın, saatlerimizle doldurduğumuz gizli bir yuvanın kapılarını açıyordun. Sen orda bana çocukluğundan,annenden, küçük kardeşinden bahsederdin. Ben sana uzakların beni ne kadar cezp ettiğinden. Oysa artık aklımda sadece seninle gidebileceğim bir uzak vardı. Tek koltuklu o oda sadece ikimizindi. Hediyeleri mutlulukla açtın, ‘seni bir yıl önce görmüştüm ilk’ diyemedim. Mutfak tezgahından iki su bardağı aldın, getirdin yarım şişe rakıyla masaya koydun.
       ‘’ Bugün içelim’’
        Bir sigara yaktın, dumanı içine çektin, dumanı sigaranın közüne üfledin, bana uzattın. Bardaklara gelişi güzel doldurdun, kendine de bir sigara yaktın. Sonra bardağı ağzına götürdün tek dikişte içtin, yenisini doldururken:
      ‘’Orospu olmaktan daha kötü ne var biliyor musun?’’
         Donmuştum, hiç konuşmamıştık bu konuları, aramızda yazısız bir anlaşmaydı bu sorgusuzluk. Bardağıma baktım, yüzene bakmak istemedim. Seni kirletmekten incinmekten korktum.
        ‘’ Birilerinin orospusu olmaktır’’
          Kahkahalarla gülmeye başladın, uzandım kafanı göğsüme dayadım. Sigaralarımızı içmeye devam ettik, bütün gece öyle durduk sen anlattın, bazen ağladın, bazen iç geçirdin, sana daha çok sarıldım, seni içimden zorla kaçmış haylaz bir ruh gibi tutup tekrar olması gereken yere sokmak istedim. İkimiz ayrılmamalıktık, yanımda değil içimde durmalıydın.  Doğruldun yüzüme baktin, kızarmıştın ağlamaktan, ‘ İnsan nasıl her an güzel kalabilir?’ uzandın öptün beni, içimde yine makineler başlamıştı mesaiye. Bütün gece sana dokunmak, yüzünde avuçlarımı ısıtmak, bir arı gibi gözlerine konmak, saçlarını her kokladığımda kendimi  kendimi fırında keki pişen bir pastanedeymiş gibi hissetmek.  Adını bildiğim bilmediğim bütün tanrılara küfredip, son tanrıyı neden sakladınız diye hesap sormak istedim. Yusuf’u kör bir kuyuya atmış ağabeyleri gibiydiler. Sen bağışlayıcı bir azizlikle Yusuf’tun karşımda.  Birbirimize kenetlenmiş uzanırken yatağında, aniden fırladın yerinden, elbiseni geçirdin üzerine. Çok büyük ve güzel gülüyordun, heyecanlıydın, seni ilk defa bu kadar mutlu görmüştüm.
         ‘’ Sahile gidelim, denizi görmek istiyorum’’
           Neşeyle koştura koştura yürüdün sokaklarda, sana yetişmek için adımlarımı hızlandırmak zorunda kalıp durdum. Neşen bana da geçmişti. Aklımda sonsuz bir mutluluk hikayesi vardı ve bugün başlamıştı, hiç bozulmayacaktı.  Sahile geldiğimizde oturdun ayakkabılarını aceleyle çıkardın. Bir süre durdum izledim seni. Ordan oraya koşturdun, yanaklarının pembeliği  seni küçük, haylaz, henüz kötü olan hiçbir şeyle tanışmamış bir kız çocuğu yapmıştı.
         Beni bir sen anlayabilirsin Zeynep, uzaklarda neler var diye sordun bana,  gelip oturdum yanına.
       ‘’uzaklarda kurabildiğim kadar çok hayal var ‘’ dedim.
        Şaşırmıştın, çocukça bir heyecan kaplamıştı çilli yüzünü, ah çiçekli, sümbüllü, kasımpatılı elbisen uçuşuyordu uçuşuyordu! Bakmıştım sana, içinden gelen o heyecan dalgasına dayanamayıp ayağa fırlamış, ‘’hadi’’ demiştin, ‘’dans edelim, bırakalım saçlarımızda tuzlu esintiler dolaşsın, yıldızlar ritim tutsun,  dalgalar müziğimiz olsun, eteklerimiz bugün sadece rüzgardan uçuşsun’’
        Bütün gece dans ettik sonra sarılıp uyuduk. Sabah uyandığımda çoktan gitmiştin,
        ‘’Uzaklara kurabileceğim kadar çok hayalim var!’’




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder