12 Ocak 2013 Cumartesi

İNSAN DÜŞÜNMÜYOR DEĞİL


Uzun zaman oldu düşünmeyeli. Düşünmemek, düşününce zor geliyor. İzmir’de üç yıldır nefes almaya uğraşıyorum. Zor geliyor evet; bazen nefes almak da zor geliyor. Oysa nefes almayı hisseden insan sayısı çok az. Hayır, bir Sylvia Plath ya da Virginia Woolf olmayacağım. Sigarayı o kadar güzel de içmeyeceğim. Zaten bıraktım sayılır. Normalleşmek istiyorum. Kendimi üstün gördüğümden değil. Gözlerime bakıp, ne kadar derin olabileceğini anlamak istiyorum diyen arkadaşıma, aptalca gülümsemek istiyorum. Hakkında yanıldığım onlarca insan gibi.  Birkaç yıl önce taksimde bir eşcinsel partisine gitmiştim. Dünyanın merkezi burası demiştim. Kırmızı likörden içmiştim. Birbirini öpen kadınlar erkekler vardı. Çok ağlamıştım, teselliyi o dostlarda bulmuştum. Sakallı kadınlar, file çoraplı geyşa erkekler arasında. Nasıl seviştiklerini düşünüp surat ekşiten insanlara anlam verememiştim. Gia’nın dediği gibi ‘’ seks her yerdeydi. Çok da bir anlamı yoktu. Bulunması zor olan şey aşktı. Onu arasanız bile, birçok insanda yoktu. Ve bulsanız da, tam orada, önünüzde duruyor olsa bile, etrafta bu kadar seks varken nasıl yaşayabilirdiniz ki?’’  insanlar, loş ışıkta, ya da perdelerini çekip Adem’le Havva’nın evlatları gibi sevişirken, bir masanın üstünde ya da arabanın arka koltuğunda, belki tek kişilik yatakda, birçoklarının aklından bir çift meme ya da güzel kalçalar çıkmıyor. Seks her yerde, dudaklarınızdan öperken gözlerini kısan o insanlar, surat ekşitmeyi sıradanlaştırdı. Taksimi terk ederken, bolca gözyaşı ve sabaha doğru sevişmeye giden çiftler bırakmıştım gerimde. Taksiye binmiştim. ‘’hisarüstü’’ demişti arkadaşım. Taksici  suskun bir öğrenciydi ve adı Mustafa’ydı. Taksimetre yirmi milyon diyordu.
                 Taksimde durup insanların yüzüne bakıyorum demişti. Bu ayrılığın gizli anahtarı gibi bir şeydi. Uzaktan babamı andıran o adam gelmek isteyince, korkmuştum hayatıma almaya. Ben geleyim demiştim. (Bu sefer ben geleceğim ve  kimsenin çekip gitmesine izin vermeyeceğim.) Gittim gördüm yaraladım, yaralandım geldim. Şehir güzeldi. Uzaktı ve balık kokuyordu. Atakum sahili boştu. Çürümüş bir halat vardı. Sahilden kim asıp kendini, başka bir sahile vursun ister cesedi? Kurumuş kahveden fincanlar dizelim sahil yollarına. Ağlamayı kesin, hayatlarınızı kesiştirin. Hayatımızı bir balıkçıyla kesiştirmiştik, suda yüzen balıklar berraktı, gençler romantikti. Ben olamamıştım. Balıkçı faşistti ve faşist balıkçılardan nefret ederdim. Hep yalan zihniyetlerin oltasına takılmış ömürlerinin acısını yaşlılık huzuru adı altında, avladıkları balıklardan çıkarırlar. İnsan ölürken başkalarını öldürmeden huzur bulamıyor.  Dönerken yarı ıslak kumdan deniz kabukları çıkarıp durmuştum. Ellerim tuzluydu. Bol bol fotoğraf vardı çekilmiş, festival vardı, iğrenç bir konser vardı. Cebimde susamlı bisküvi vardı. Hani şu halka olanlar. Bazen acaba tuzlu mudur diye kendimizi düşünmekten alıkoyamadığımız. Martılar sevmiştir o tadı. Çocukken severdim ben. Deniz kabukları kayboldu. Elimde bir sürü acemi fotoğraf, birkaç şarkı, kırgın bir insan, kırık bir kalp vardı. Af dilemek affetmek kolay değil. Denizli ülkeyi terk ederken kalbimde yeni bir heyecan ve suratını ekşitecek bir mevsim vardı.
              Aşık oldum. Kolay değil bunu söylemek. Başta cesaret edemedim. Ama söyledim. Çok söyledim. Bir gece köyün meydanındaki kabindeyken hemşireyle göz göze gelmiştik. İğneden çok korkuyorum. Küçükken amcam sırf iğne vurması diye kendimi banyolara kilitlerdim. Yine de ondan korkmazdım. Severdim. Hala öyle. Hemşireyi de sevdim. İğneyi vurdu migrenim durdu ama aşk acısına iyi gelmiyordu hiçbir şey. Şarap içtim sonra yol kenarına indim. Kekikli şarap, birkaç köpek ve arada gelip geçen lüks arabalar vardı. Sevdiğimi söyledim. Daha o an bütün sayfayı kapatmalıydım. Kendime gelmeli bir duş almalı uyumalı ve ertesi gün şehri terk etmeliydim. Sonra sabah olduğunda tasımı tarağımı toplayıp terk ettim şehri.
      Asla bir şarkının hüzünlü nakaratı olamayacağım. Dedemin adını koymuşlar bir parka. Beni o parka bıraktığında üstümde bıraktığı gömleğini hiç çıkarmak istememiştim. Anneme sarılıp bu gece sadece benim ol sana ihtiyacım var demek istemiştim. Annem aşık olduğu adamı ün üçünde kaybetmişti ve bir daha hiç kimseye ait olamamıştı. Şeytanın laneti gibi bir on dört şubat gecesinde iğrendiği o adamın evladı olarak dünyaya gelmiştim yirmi yıl önce. Evlatlarım benim kaderimi yaşayacaktır belki de. Aşık olduğum için kendimden iğrendim ve bir sayfayı koskoca bir şehirle beraber yakıp başka bir hayata terk edip gittim.
       Aslında o gelmedi. ‘’ bugün bir insan girecek hayatıma ve çok önemli olacak benim için’’ öyle de oldu. İstemedim önce. Sonra sevdim, daha çok sevdim. Anlamsız birkaç kelime döküp ağzından bol bol öpüşüp, birkaç saniye tanrının tahtına oturan insanlardan daha çabuk alt edebilir seni, aynı cümleleri seçebildiğin bir insan. Bir gün onsuz yapamayacağım biliyorum. Onu, sevdiğim bütün insanlardan daha çok seveceğim belki de. Ama o bırakıp gidecek o zaman beni. İntikam seni hüzünlendirmediği zaman intikam olur. Küflü bir ekmek gibi.  Bir zamanlar öpüp başına koyduğun nimeti, ya tedavi eder karnını doyurursun eski alışkanlığınla, ya da –hiç hüzünlenmeden-  atar, ağzının suyu aka aka yenisini bulursun. Sonumun küflü ekmek gibi bir tereddütün ucunda olmasından korkuyorum. Hüzünlü değilim. Beni boğmasını seviyorum, solak olmasını, benden daha zeki olmasını, bana o masumiyetiyle sarıldığında kendime acımama neden olmasını. Durup dururken burnuma dokunup hiçbir şey dememesini seviyorum. Mutluyum mutlu oldukça kızıyorum ona. Ona kızdıkça kendimden nefret ediyorum.’’duygularını çoğaltıp çoğaltıp yazıyorsun.’’ Onu yazamayacak kadar çok mutlu etti beni. Hayır bu sefer terk edip gitmiyorum. ‘’ bu olmadı kirve, ayakkabılarını bile giyemedi’’ eğilip ayakkabılarımı bağladığını biliyorum. Ve o giderken akasından el sallıyorum, sevdiğimi söyleyemiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder