11 Mayıs 2012 Cuma

YOLCU


Bizim tuhaf bir hikâyemiz vardı. Ne zaman tanıştık bilmiyorum, çünkü yolun başı yoktu, biz algılayamıyorduk, yolu yürüyorduk, ne istediğimizi, nereye gittiğimizi, yolun sonunu düşünmeden yürüyorduk. Saçları kısaydı, siyah paltosunu hiç çıkarmazdı. Arada eli cebine giderdi. Sakladığı bir sırrı vardı belli ki.hep önümden yürürdü, yürürken durmadan konuşurdu. Bazen bir ağacın gölgesine otururduk, sorularıma cevap vermezdi o zaman. Ben ne zaman yeltensem konuşmaya, parmağını dudaklarına götürür susmamı isterdi. Başta anlamamıştım, ama sonra ağaçların bizi duymasını istemediğini fark etmiştim. Bir keresinde yolun kenarındaki o küçük masalardan birine oturduğumuzda günlerdir yemek yemediği halde sadece bir çay iki şeker istemişti. Tabağımı kenara koyup yüzüne bakmıştım. Şaşkındı:
-          Hayattan tat almayı unuttuğum zaman çayımı şekerli içiyorum. Başka hiçbir şey bana gerçeği anlatmıyor.
Sonra yolumuza devam ederken anlatmıştı. ‘Hepimiz her zaman bir şeylerden memnuniyetsiziz. Anlayamıyoruz bunu çünkü hiçbirimiz ruhumuzun içindeki belirsizlik ve doyumsuzluk tohumunu göremiyor. Tanrının neden böle bir şey yaptığını da sorgulayamıyoruz bu yüzden. Hayatımızı da zevkle yoğurup içemeseydik tadını alamayacaktık, ama tadına alıştığında o özün, neden şeker yok diye yakınırsın, çünkü biz hem manayı hem de ambalajı aynı anda isteriz.
Bu yola neden çıktığımı çok iyi biliyordum. Ama yol ne zaman başlamıştı nerede bitecekti bilmiyordum. Yol uzundu ve yolun kenarındaki küçük hayatlar, bizim başlangıcımız gibiydi. Yeni bir başlangıç ne zaman çıkacaktı karşıma?  İki tarafımız, sarı otlarla bezenmişti. Çiçek yoktu, yol bize kurumuş bir bedende, milim milim zevki öğretiyor gibiydi. Taşın kokusuna ve içindeki milyonlarca renge, gökteki toz zerresine dokunmayı öğretmişti. O zaten yolu tanıyor gibiydi, hiç şaşırmazdı bunlara.  Nihayetinde zamansız bir noktasında yolun, o yıkık şapeli gördüğünde durup elini cebine sokmuştu. Beyaz bir mum çıkardı. Paltosunu bir kenara bıraktı. Mumu yaktı ve git dedi. Anlamamıştım. Yüzüme baktı:
Eğer tanrıyla karşılaşırsam bir gün, en çok gözlerine dokunmak isterim onun ve onu kucaklamak. Bak bu yıkık şapelde ruhunu kaybeden tüm yolculara yakıyorum bu mumu. Biz tanrıyı hep duvarların, bedenimizin, kalbimizin, beynimizin içinde aradık. Kimsenin aklına yollara bakmak gelmedi. Ağaçları bile unutmadık. Şimdi git yolcu, sonunu düşünme, beni de.
Adını bilmiyorum hala onun…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder